Anatolianrock.com Forum
Üyelik Derecesi:
Öyle çok isterdim ki..Hatırlayan çok kişi yok sanırım.Hatırladığınız için teşekkürler =)
Carlos Santana: Sahne arkasında herkes ayrı telden çalıyordu. Jerry Garcia’ya göre herşey yolundaydı, uçağı kaçıranlara veya limuzin servisinden mahrum kalanlara sorarsanız, rezaletti. Kimileri öfke küpüydü, kimilerine göre ise mevzu “üç günlük eğlence, müzik, yağmur, üzümlü havuç salatası’ydı ve kıyak muhabbetti. Böyle bir kalabalığa çalmak çok acayip bir şey. Çünkü elinden çıkan ses ampflikatörlerden, monitörlerden, hoparlörlerden geçiyor, karşıdaki tepeye çarpıyor -gerçek bir tepeydi; göz, saç ve etten oluşan bir okyanusa benziyordu-, sonra sana geri dönüyordu. Unutulur şey değil.. Bob Weir (Grateful Dead): Herkes dev bir konser olacağını söylüyordu ama, sanırım kimse inanmıyordu. Dead olarak baskı altındaydık, çünkü kariyerimizin dönüm noktasıydı, iyi çalarsak yırtacaktık, iyi çalamazsak silinip gidecektik. Sahneden yarım mil ötede bir çadırda kalıyordum. Pisti. Çamurluydu. Ne yeterli yiyecek vardı, ne de ihtiyaç giderecek tesis. Ama kimse hayatından şikayetçi değildi. Madem oradaydık, tadını çıkaracaktık. Biz çalarken bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Kâbustu. Enstrümanıma her dokunuşumda çarpılıyordum. Sahne sırılsıklamdı ve ben iletkendim! Beyzbol topu iriliğinde mavi bir kıvılcım çıktı, ayaklarım yerden kesildi ve üç metre yana savruldum. Belki de en kötü performansımızdı. Kimileri Woodstock’la şöhrete ulaştılar. Biz ise Woodstock’u yirmi yılda telafı edebildik.. 17 Ağustos Pazar Pete Townshend (Who): Her saniyesinden nefret ettim. İğrenç, bayağı, iki yüzlü bir olaydı. Her konuda müthiş bir ticarilik vardı. Tam 11 saat sahneye çıkmak için bekledik. Bana içinde LSD olan bir kahve vermişlerdi. Çok kuvvetli bir ilaçtı. Bir sürü Amerikalı yanıma gelip “bu yeni bir hayatın başlangıcı, ne harika di mi” deyip duruyordu.. Bobby Colomby (Blood Sweat and Tears’ın davulcusu): Woodstock’ta üç as vardı, biri bizdik. Joplin, Jimi ve biz. O zamanlar, çok güçlü bir cazibe merkeziydik ve biz katılmayı kabul edince, Woodstock, müzik endüstrisinin gözünde ciddiyet kazandı. Olayın çapı hakkında bir bilgimiz yoktu, sanıyorum kimsenin yoktu. İki saatlik bir gecikmeyle sahneye çıkmıştık. “Kusura bakmayın, bu gece monitör yok” dediler bize. Ben de “o zaman çalmıyorum” dedim. Bunun üzerine, 500 bin kişiye yönelmesi gereken monitörü getirip kulağımın dibine koydular -ses çıkış ayarını yapmadan. Mikrofonda nefesimi duyabiliyordum. Davula dokununca, vurunca değil, dokununca, “buuummm” ediyordu. Yarım milyon insan da “ahhh” diyordu. “Just One Smile”ı çalmaya başladığımda -bum, çik, bum, bum- kulağımda bir bum patladı ki, sormayın. David (Clayton Thomas, grubun solisti) “harika bir aranjman” dedi. içimden “eyvah” dedim, “kimbilir ne içti!..” 18 Ağustos Pazartesi John Marcellino (Sha Na Na’nın davulcusu): 18 yaşındaydım. Santana’nın davulcusuyla birlikte, Woodstock’ın en genciydim. Yedinci konserimizdi. 300 dolar ödediler, çekleri karşılıksız çıktı. Filmde yer aldığımız için de birer dolar aldık. Aslında bizi filme koymayacaklardı, fakat o kadar görseldik ki, makaslayamadılar. Bizi sahneye çıkardıklarında pazartesi olmuştu. Şafak sökerken çalmaya başladık, sondan bir önceki konser bizimkiydi, Jimi’den önce... (Seyircilerden biri anlatıyor): Felaket bir tripteydim. Bir sürü insan yardımcı olmaya çalışıyordu ama, nafıle. Jimi Hendrix sahneden indiğinde, sahne arkasında bir yerlerdeydim. Burun buruna geldik. “Neyin var senin?” dedi. Hayatımın en bet tribinde olduğumu söyledim. “Dur bir dakika” dedi, “çaresini biliyorum”. Islak çarşafa sarınmalıymışım. Fakat, kahretsin, su yoktu. Sonuçta, Jimi benimle saatlerce konuştu, kendime gelene kadar... Brad Collins Aaron F.:16 yaşındaydım. Jimi’yle tanışmıştım. Çok cool’du. Kimsenin lafıyla hareket etmememi söylemişti. “Ben Jimi’yim, sen de sensin” demişti. Allayna Kayne : 16 yaşındaydım, abim Josh’la birlikte gitmiştik. İlk jointimi, ilk biramı orada içtim. Ve ilk defa bir erkekle seviştim, abimin arkadaşı Brian’la. Ve hamile kaldım. Lisedeydim, ama doğurdum. Liseyi bitirdiğim yıl Brian’la evlendik. Dört çocuğumuz var, en büyüğünün adı Jerry, Jerry Garcia’dan ötürü. Woodstock sadece hayatımı değiştirmedi, anlamlı kıldı... Michael Pridemore : Woodstock güzel bir eğlenceydi. O günlerde Vietnam savaşı temel meseleydi, ama o hafta sonunda kendimize izin vermiştik, sadece eğleniyorduk. Polisler ve askerler de bunun farkındaydı, dolayısıyla bize elleşmediler. Zaten Kent State olaylarında ölü vermiştik, Chicago olaylarında da kafamızı gözümüzü yarmışlardı. Kimse yeni bir olay çıksın istemiyordu. Ne biz, ne onlar. Kathy Popple : 18 yaşında bir hippiydim ve ilk çocuğuma hamileydim. Woodstock unutulabilir bir şey değil. Ömür boyu kalıcı bir iz bıraktı üzerimde. Neil Young’la şarkı söylemiş, sohbet etmiştim. Çok cool bir herifti. Cecilia : Rochester’den arkadaşımla birlikte aracımızla geldiğimizde insanların çokluğu bizi hayrete düşürdü. Konser alanından millerce uzakta park edip yürüdük. Yanımızda çok az yiyecek vardı. Hatırladığım en komik şey iki mısır salkımının arasına çömelip işemek. Yağmur yağdığında ise heryer çamur oldu, konser bittiğinde ise eve çok zor dönebildik. Annem "Bir haftadan önce eve dönemeyeceğini düşünmeye başladık" dedi. Çok eğlenceli ve deneim kazandırıcı bir olaydı. Biletleri hala saklıyorum.. 3 günde 850 bin kişi!!... Steve Turner : 20 saatlik bir araba yolculuğundan sonra arabayı parkedip 20 mili yayan yürüyerek konser alanına güç bela ulaşabilmiştik. Pazartesi günü Jimi’yi izlerken ancak tarih yazdığımızı farkettim. Konser biletlerimi de kızın birisi isteyince vermiştim, salaklık işte! C. H. Crowder: Hayatımda ilk defa toplum içinde çırılçıplak soyunmuştum. İnsanın aklını başından alan bir atmosferdi. 69’da 32 yaşındaydım. İki oğlum, üç kızım, 22 torunum var. Hepsini Woodstock ruhuyla yetiştirdim.. Tod Goodman : Konserin yapıldığı tarihte yaşım küçüktü. Oraya daha büyük yaşlarda gitseydim şimdi daha çok şey hatırlıyor olacaktım. Pazartesi günü sabah erken saatlerde Jimi sahnedeyken binlerce kişi yürüyerek konser alanını boşaltırken arkadaşlarımı, elbiselerimi kaybetmiştim. İki gün sonra evime ulaşabildiğimde ise üzerimdeki giysiler benim bile değildi! Henry Dilz (Fotoğrafçı): Pazartesi öğleye doğru Woodstock bir muharebe meydanına benziyordu. Ordular çekilmiş, geriye çamur içinde ıssız bir alan ve gökyüzü kalmıştı. Orada burada dumanlar tütüyordu. Orduların giderken arkada bıraktıkları eşyalar ortalığa saçılmıştı. Her yer çerçöp içindeydi...
13 Ağustos: Warner Brothers Woodstock’ta Tuvaletler, ilk yardım, su tankları, yiyecek içecek standları, sahne... Hemen her şey hazırdı. Ve 13 Ağustos itibarıyla 100 bin kişi Woodstock’ta toplanmıştı. Bu arada, Hog Farmers’la Merry Spanksters kendi alternatif sahnelerini kurmuşlardı. Yippi’ler de boş durmamışlar, sahneye yaklaşık bir kilometre mesafede “Movement City” (eylem kenti) diye devasa bir çadır kurmuşlar, günlerdir teksir makinesiyle bildiri basıp dağıtıyorlardı. Yaptıkları “kuşlama”larda değişmeyen bir çağrı vardı: “Konser için para ödemeyin.” Festivale iki gün kalmıştı ve Warner Brothers reddedilemeyecek bir teklif ile karşı karşıyaydı. Woodstock’çular film sözleşmesi öneriyorlardı, istedikleri yalnızca 100 bin dolardı. Oyuncular, ışıklandırma, senaryo, soundtrack, konu; herşey hazırdı. Michael Wadleigh ve Martin Scorsese Warner Bros.’u temsilen Woodstock’a geldiler, Artie Kornfeld’le görüştüler: “Yüzbinlerce insan gelecek buraya, 100 bin dolar verip milyonlar kazanacaksınız. Eğer bir hadise, bir isyan çıkarsa da gelmiş geçmiş en iyi belgeseli yapmış olacaksınız.” Kornfeld’in sözlerinin tartışılacak bir tarafı yoktu. Warner Bros. derhal sözleşmeyi imzaladı... 15 Ağustos sabahı: 15 Ağustos cuma sabahı, Woodstock’çuların merkez üssüne üç otobüs yanaştı, içinden 100’e yakın polis çıktı. Bizzat Woodstock’çular tarafından özenle seçilmiş, düzgün, yumuşak başlı, efendiden tipler... 50 dolar yevmiye sözü verilmişti: “New York Emniyet Müdürlüğü bir tamim yayınladı ve Woodstock’ta görev alacak polislere disiplin cezası verileceğini duyurdu. Ama, polislerin çoğu tamimi iplemedi, günde 50 dolar kazanmak daha çok işlerine geldi, sahte isimlerle görev aldılar. Bordromuzda sekiz dokuz tane Mickey Mouse vardı.” Bu arada, Woodstock’ta toplanan insanların sayısı 500 bine ulaşmıştı. Trafik tamamen felç olmuş, kilometrelerce uzanıyordu. Ve Wavy Gravy ile Merry Pranksters’ın lideri Babbs, tarihi bir rol daha oynadılar: “Güvenlik görevlilerinden biri, `bu kalabalıkta bilet kontrolü yapamayız’ dedi. ‘Ne biletinden bahsediyorsun’ dedim, ha 200 bin, ha 400 bin. Ne farkeder? Bu insanlara bilet kesmeye kalkarsak burada harp çıkar; geçmiş olsun’. Babbs’la birlikte çitleri söktük attık. Ve bir insan seli akmaya başladı... Lang’ın itiraz edecek hali yoktu: “Woodstock’ı hiçbir zaman ücretsiz bir konser olarak düşünmemiştik, ama bu durum karşısında “biletlerini alanlar aldı, almayanların canı sağolsun, şu andan itibaren konser bedava, giriş serbest” anonsunu yapmak zorunda kaldık...” Konserin resmi başlangıç vakti 16:00 diye duyurulmuştu. Ama, kilometrelerce uzanan otomobil konvoyu nedeniyle müzisyenlerin çoğu kaldıkları otellerde mahsur kalmışlardı. Sahneye ilk kim çıkacaktı? “En çabuk kim çıkabilecekse o çıkacaktı. Tim Hardin zomdu, Richie Havens ise hazır gibi görünüyordu. Zaten başka da seçeneğimiz yoktu...” Cuma 17:07’de Richie Havens sahneye çıktı ve Woodstock başladı. Richie Havens: Aslında Woodstock diye bir şey olamayacaktı, çünkü hiçbirimiz oraya gidemeyecektik. Alana yedi mil ötede bir otele yerleşmiştik. Yol tıkalıydı, karadan ulaşmamıza imkan yoktu. Organizatörler ortalıkta deli gibi koşuşturuyorlardı. Sonuçta dandik bir helikopter kiraladılar, bizi içine tıkıştırdılar, iki de konga davul... Bir renk denizinin üzerinden geçerek -80 bin kişinin geleceği düşünülüyordu, 850 bin kişi gelmişti- sahneye indik. Harikuladeydi. Gözüme ilk çarpan görüntü şuydu: Tim Hardin sahnenin altında oturmuş gitar çalıyordu. Organizatörler, bir saatten fazla onu sahneye çıkmaya ikna etmeye çalıştılar. Tim, nuh diyor, peygamber demiyordu. Bu sefer bana yalvarmaya başladılar, lütfen Richie, hadi Richie.. Ve kendimi sahnede buldum: İki saat kırkbeş dakika kaldım. Çünkü sahneye çıkacak başka kimse yoktu. Tam altı sefer sahneden indim, altı seferinde de beni sahneye geri gönderdiler. Harika bir olaydı.. Country Joe McDonald: Hiç hazır değildim. “Gitarım yok” deyip işin içinden sıyrılırım diye düşünüyordum. Hemen koşturup ucuz bir gitar alıp getirdiler. “Gitar kayışım yok” dedim. Hemen bir ip bulup buluşturdular, gitarı boynuma astılar. “Mızrapım yok” dedim. Hemen bir kibrit kutusu kapağını mızrap haline getirdiler. Homurdana homurdana sahneye çıktım. Fakat çok rahattım. Çünkü kimse sahnede ne olup bittiğini iplemiyordu. Seyirciler kendi aralarında sohbet ediyor, frizbi filan oynuyorlardı. Bir saat sonra filan kendi kendime dedim ki, “dur şunlara bir Fish tezahüratı yaptırayım, nasıl olsa kimsenin bir şeyi taktığı yok’... Ve birden bağırdım: “F... Hep beraber efff...” Kalabalık sustu ve hep bir ağızdan haykırdı: Efff... “Aman Allahım” dedim , “artık dönüşü yok, olay başlıyor”... Ve ardından “fuck”ın diğer harflerini anons ettim: - Yuuu - Siii - Keyyy - Kelime ne? - Fuck You, gerisi tarih... Aynı anda hem ünlü hem de bednam olmuştum. Bu olay hâlâ bir kilometre taşıdır. Filmin, “Fuck You” tezahüratlı bölümü, Güney Afrika, Yunanistan ve bazı Latin Amerika ülkelerinde makaslandı. Arlo Guthrie: İki aynasızın aralarında geçen bir konuşmaya tanık oldum. - Burada marijuana içiyorlar galiba. - Olabilir, ama onları enselemeye niyetim yok. - Evet, çok kalabalıklar, yapacak bir şey yok. İşte o anda, “oh” dedim, “nihayet”... Nihayet onlardan kalabalıktık. İlk defa onlardan daha çoktuk. Ve hiçbir şey yapamıyorlardı. Olay, tamamen onların kontrolünün dışındaydı. Cihana bedel bir duyguydu bu.. Mary Sanderson (Hemşire): Aslında cumartesi sabahı diye anlaşmıştık, fakat cuma gecesi geç vakitlerde apar topar helikopterle Woodstock’a getirildim. Birçok acil vakanın olduğunu söylüyorlardı. Beni derhal sıhhiye çadırına götürdüler. Çadırın önünde, adamın biri “1 dolara meskalin, 1 dolara meskalin” diye bağırıyordu. Yeni bir ilaç zannetmiştim. “Bad trip” tedavisi... “Örümcekler!..” Bad trip’e girenler için özel olarak hazırlanmış “Freak Out” çadırının ilk misafiri örümceklerden muzdaripti. Hemşire Sanderson ise hayali örümceklere karşı ne yapacağını bilemiyordu. Bunun için Hog Farmers’cılardan feyz alması gerekiyordu. Bad trip’e girenlerin sırtını okşamak ve yumuşak sözcükler söylemek gerekiyordu. Ama en çok rastlanan vaka asit yanığı değil göz yanığıydı. Kafayı bulup güneşe bakıyorlardı, gözlerini öyle dikip bakıyorlardı.. 16 Ağustos Cumartesi Miller Andersen (Keef Hartley Band’in solisti): “San Fransisco’dan yeni bir grup” diye anons edilen gruptan sonra sahneye çıkacaktık. Fakat, “San Fransisco’dan yeni bir grup” feleğimizi şaşırttı. “Onlardan sonra çıkmamız şart mı?” diye sorduk birbirimize. “Onlar”, Santana’ymış. Neyse ki, John Sebastian’ı ikna ettik, o sahne aldı, aşk ve barış muhabbeti yaptı, sonra biz çıktık. Santana’nın aletlerini kullanmak zorundaydık. O güne kadar hiç görmediğim akustik ampfilikatörler kullanıyorlardı, bir sürü düğme vardı ve Santana kullanma talimatlarını sökmüştü. Ne yapacağımı bilemiyordum. Önümdeki 16 düğmeye ve karşımdaki 600 bin insana bakıyordum. Ne yapmalı acaba? Çok ağır bir baladla başladık. Berbattı....
18 Ağustos 1969’da, sahneden indikten bir kaç saat sonra, Jimi Hendrix bir radyo istasyonuna verdiği mülakatta şöyle demişti: “Woodstock’ın barışçıllığını ve çok, çok, çok iyi müziğini sevdim. İyi müzik’ten kastım hakiki müzik, çok uzun zamandır hasretle bu müziği bekleyen insanlar vardı. İnsanlar çamurda yattılar, yağmurda ıslandılar, şuna maruz kaldılar, buna maruz kaldılar, ama neticede galip geldiler. Bence başarılı bir festivaldi... İnsanlar sokak çetelerinden, militan gruplardan, Başkan’ın palavralarından usandılar... Başka türlü bir şey, başka bir yön, başka bir istikamet arıyorlar. Ve doğru kulvarda koştuklarını, doğru şarkıyı söylediklerini biliyorlar... Fakat, nereden çıktı bu insanlar’?” “Kız arkadaşımla (şimdi karım) Woodstock’a gitmekle kalmadık, Woodstock albümüne kapak olduk. Her şey radyoda rastladığım bir reklamla başladı. Katılan müzisyenleri duyunca gitmem gerektiğine kani oldum. Satılan 60 bin biletten ikisini ben aldım, 36 dolara... Sonradan 300 binin üzerinde insanın içeri biletsiz alındığını okudum. Otobüsle gittik; iyi fikirmiş. Woodstock’a vasıl olduğumuzda hayretten donakaldık... O kadar kalabalıktı ki... Yeterli su yoktu, tuvalet yoktu. Ama müzik dünya güzeliydi. Cumadan pazartesiye kadar oradaydık. Tarih yazdığımızı, konserin ortalarında bir yerde, sahnede New York Times’ın birinci sayfası okunduğunda fark ettim...” Kendi halinde bir süt üreticisi olan Max Yasgur, arazisini “Woodstock Ventures” adlı bir şirkete kiralamıştı, orada üç gün üç gece sürecek bir “hippi festivali” düzenlenecekti. “Hippi” lafı daha yeni çıkmıştı, ilk defa iki yıl önce, 1967’de, Rampart adlı radikal sol bir dergi tarafından kullanılmıştı: “1960’ların hippileri, 1950’lerin beatnikleridir, tıpkı bugünün astronotlarının I. Dünya Savaşı’nın pilotları olması gibi...” 1968 kışıydı; Roberts ve Rosenman’ın gazete ilanıyla aradıkları parlak fikir, Manhattan’daki Capitol Records binasında filizleniyordu. Capitol’ün “company freak”i Artie Kornfeld, gündelik mesaisindeydi. Ayaklarını masasına uzatmış, marijuana’sını tüttürüyor, kafasında tilkileri dolaştırıyordu ki, içeri Mike Lang girdi. Yanında menejerliğini yaptığı Diesel adlı grup vardı. Bir çift kağıtlının himmetiyle hemen kaynaştılar. Mike Lang, yoksul görünmeyi beceren varlıklı bir gençti, liseden terkti, Florida’da bir underground gazete çıkarmış, daha sonra New York’a yerleşip rock gruplarının menejerliğine soyunmuştu. 23 yaşındaydı. Artie Kornfeld ise 25’indeydi, meteliğe kurşun atıyordu. Bir gece Kornfeld’in evinde oturmuş “Sarı Kolombiya”nın keyfini sürerken, Mike Lang ne zamandır kafasında gezinen fikri Kornfeld’e açtı. Bir kayıt stüdyosu kurmayı düşündüğünü, bu stüdyonun Woodstock’ta olmasını istediğini, çünkü Bob Dylan, Van Morrison, Janis Joplin, Blood Sweat and Tears gibi rock’ın kalburüstü isimlerinin Woodstock’u kendilerine mekan tuttuklarını anlattı. Fikir, Kornfeld’in de aklına yattı, geriye üç nal ve bir at bulmak kalmıştı. 6 Şubat 1969: Duvarda Frank Sinatra, pikapta sitar ve “voli” Lang ve Kornfeld, “Challenge International Ltd.”in kapısını çaldılar. Şirket limiteddi ama sermaye limitsizdi. Golf oynarken tanışan Roberts ve Rosenman artık iş ortağıydı. “Voli” için herşey hazırdı, o tek “nal” hariç. Kornfeld’in, stüdyo projesi Roberts ve Rosenman’a cazip gelmedi ama, laf arasında geçen “stüdyonun promosyonu için Bob Dylan’ın konser vereceği bir basın toptantısı”, ne zamandır aradıkları parlak fikre ilham kaynağı oldu. “Neden stüdyoyu boşverip dev bir konser düzenlemiyoruz? Büyük voli vururuz.” Birkaç gün sonra, Kornfeld’in Capitol Records’daki odasında buluştular. Duvarda Frank Sinatra’nın çerçevelenmiş resmi, pikapta sitar, yere bağdaş kurup oturdular, “strateji”yi planlamaya koyuldular. Woodstock, bir alamet-i farika, bir “marka” haline getirilecek ve bu müseccel marka, festivalin lokomotifi olacak, bir arsa alınacak, oraya bir stüdyoya kurulacak, “Woodstock İşletmeleri”, ayrıca “Woodstock Plakları” ve “Woodstock Yayınları” olarak faaliyet gösterecekti. Bu ilk toplantıda alınan karara göre, “Woodstock Ventures”ın kuruluş sermayesi olan 150 bin doları Roberts ve Rosenman koyacak, çeşitli masrafları karşılamak için biletler çok önceden satışa çıkarılacak; müzisyenlerle anlaşmak, festivali planlamak, tanıtımını yapmak ve gerçekleştirmek Kornfeld’le Lang’a düşecek, kâr yarı yarıya bölüşülecekti. Festival için 200 bin dolarlık bir masraf öngorülüyordu ve eğer 75 bin kişi gelecek olursa, adambaşı 6 dolardan, 450 bin dolar demekti, “temizinden bir 250 bin kafa da Woodstock Ventures’a kalacak”tı. Woodstock festivali, 15 Ağustos cuma günü başlayacak ve 17’sine pazar gecesine kadar kesintisiz sürecekti.. 18 Temmuz 1969: “Arkadaşım Max Yasgur” Tilber’ın “White Lake” diye bilinen yerde, 80 odalı bir oteli vardı. Ama “El Monaco” sinek avlıyor, Tilber de hızla iflasa doğru sürükleniyordu. Gazetede Woodstock hikayesini okuyunca, beyninde bir ampül yandı: “Vaktiyle, belediyeden bir konser ruhsatı almıştım, 12 dolar mıydı neydi, otele müşteri çekmek için bir oda müziği kuartetiyle anlaşmıştım, hafta sonların da 150 müşteri oluyordu.” Tilber, hemen Woodstock’çuları aradı, Michael Lang hemen atlayıp geldi, baktı. “Küçük” dedi. Arazi 15 hektardı. Tilber, “O zaman gidip arkadaşım Max Yasgur’un arazisine bakalım” dedi. “Max yıllardır bana süt ve peynir satıyor, Bethel’da büyük bir çiflik arazisi var.” dedi. Tilber ve Lang soluğu Max’ın yanında aldılar. “Araziyi görür görmez vuruldum, mükemmeldi, nefis bir eğimi vardı, sahne için idealdi, arkada da göl... Hemen orada anlaştık. El sıkıştığımızda, elinde sadece üç parmak olduğunu farkettim. Bütün o araziyi elleriyle temizlemişti.” Yasgur, çevrede sözünün eri olarak bilinirdi. New York üniversitesinde hukuk okumuş, sonra da köyüne dönüp ailesinin toprağında bir çiftlik kurmuş, zamanla bölgenin bir numaralı süt ve süt ürünleri üreticisi olmuştu. Yasgur’a 75 bin dolar toka edilerek 600 hektarlık alan kiralanmıştı. Fakat, kanalizasyon sorunu devam ediyordu. Aynı soruyu şimdi de White Lake belediye meclisi soruyordu. 2000 adet portatif tuvalet ısmarlanmıştı. Ama, sorun burada bitmiyordu. Kanalizasyon ne olacaktı? Woodstock’çular, bilirkişiyi bir Ukrayna lokantasında ağırladılar ve “hiçbir sağlık sakıncası yoktur” raporunu ceplerine koydular..
Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır. Copyright © 2007 Anatolianrock.com