Anatolianrock.com Forum
Üyelik Derecesi:
Türban, kültürel liberalizm ve AKP Haluk Şahin Türkiye’yi geren türban tartışması sırasında söylenen bazı sözler akla şu soruyu getiyor: AKP, daha doğrusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ’kültürel liberal’ mi oldu? Eğer gerçekten öyle oldu ise bunu türban tartışmasının kazanç hanesine yazabiliriz. Biliyorsunuz, AKP, özü itibarıyla, 28 Şubat’tan sonra esaslı bir ideolojik değişim geçiren eski Milli Görüşçülerden oluşuyor. Kendisine ’İslamcı’ denmesinden hoşlanmıyor ve ’muhafazakâr demokrat’ etiketini tercih ediyor. Bu nedenle, Avrupa’nın muhafazakâr partilerinin ağırlıklı olarak bulunduğu yapılara üye olma çabasında. Amerika’da olsun, Avrupa’da olsun ’muhafazakârlar’, herkesin istediği gibi yaşayabileceği, başkalarına zarar vermemek kaydıyla her istediğini yapabileceğini savunan kültürel liberallere şiddetle karşı çıkarlar. Her türlü giyim serbestliği, kürtaj, eşcinsel evliliği, evlilik dışı ilişkiler ve çıplaklık bunlar arasındadır. Avrupa’da olsun Amerika’da olsun kültürel liberallere karşı savaş açan muhafazakârlar yanlarında din kurumlarını bulurlar. Vatikan, kültürel liberallere ateş püskürür ve Hristiyan Demokrat Partiler’in arkasındadır. Amerika’da Protestan Evanjelikler kültürel liberalleri kıyamet alameti olarak görür, her platformda karşı çıkarlar. Bizde ise gerek Başbakan gerekse AKP’ye yakın bazı muhafazakâr çevreler çok ilginç şeyler söylüyorlar: "Sen kim oluyorsun, başkalarının kılık kıyafetine karışıyorsun. Bırak giysin istediğini." "Velev ki, siyasal simge olsa ne değişir. Dünyanın neresinde böyle yasak var? Özgürlükçü ol!" "Kimsenin inancına karışamazsın. Bırakın herkes inancının gereğini yaşasın! İnancının gereğini giysin." "Mini etekli kardeşimiz de, başörtülü kardeşimiz de bizim için birdir. Biz kimsenin hayat tarzına karışmayız! Onlar da bizimkine karışmasınlar!" Son zamanlarda türban tarışmaları dolayısıyla çok yaygınlaşan bu türden ’Bırakınız yapsınlar, bırakınız giysinler (ya da giymesinler)’ söyleminin örneklerini çoğaltabiliriz. Başlangıçta da dediğim gibi, işin ilginci, bunların kendisini ’muhafazakâr’ olarak tanımlayan bir partiden geliyor olması. Kendisini ’muhafazakâr bir eşcinsel’ olarak tanımlayan Cemil İpekçi’nin AKP’yi desteklemesi bu ilginç birlikteliği simgeliyor adeta. Kişisel olarak benim bu söylemle bir sorunum yok. Kültürel liberal görüşlerin birçoğunu paylaşıyorum. Ama zaten kendimi ’muhafazakâr’ olarak tanımlamıyorum. Benim sorum şu: AKP’nin kültürel liberalliği konjonktürel mi, yani köprüyü geçerken söylenen bir şey mi, yoksa ideolojisinin ayrılmaz bir parçası mı? Akılların karışmaması için, diğer tür liberalizmleri de hatırlatayım. Kökleri Adam Smith’e dayanan ’ekonomik liberalizm’ var; piyasanın kayıtsız şartsız egemenliğine, girişim özgürlüğüne dayanıyor ve devlet müdahalesine karşı çıkıyor. Daha sonra geliştirilmiş ’siyasal liberalizm’ var; bireyin önemini, ifade özgürlüğünü ve hukukun üstünlüğünü savunuyor. Bir de bugün ele aldığımız kültürel liberalizm var ki, bireysel özgürlükleri toplum normlarını aşma noktasına kadar götürüyor. Bir zamanlar ekonomik liberalizm ile siyasal liberalizmin mutlaka el ele yürüyeceği ileri sürülürdü. Son yarım yüzyılın deneyimlerinden sonra bunun böyle olmadığını biliyoruz. Aynı şekilde, öbür iki liberalizmi benimsemiş ülkelerin de ille kültürel anlamda liberal olmaları gerekmiyor. Ortaya tuhaf alaşımlar, karışımlar çıkıyor. Benden size tavsiye: Başbakan Erdoğan’ın ve diğer AKP sözcülerinin son günlerdeki kültürel liberalist sözlerini kesip saklayın. İleride "Bakın o zaman ne demiştiniz!" diye hatırlatmanıza yarayabilir. Ben öyle yapacağım!
Mumcu Suikastı’ndan ’Ergenekon Çetesi’ne… Ergenekon adlı "terör örgütü"ne düzenlenen büyük operasyon "provokasyonlar zinciri"ni deşifre etmiş oldu. Danıştay Saldırısı’ndan Cumhuriyet gazetesinin bombalanmasına; Rahip Santoro Cinayeti’nden Hrant Dink Suikastı’na, oradan da Malatya’daki hunhar eyleme kadar son dönemde gerçekleştirilen bu "gayrı nizami harp" tarzı eylemlerin hepsinin odağında "Ulusalcı Çete"nin yer aldığı ortaya çıkmış bulunuyor… Ergenekon Çetesi, Dink’in öldürülmesinin ardından Orhan Pamuk ve Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’e de suikast düzenleyerek Türkiye’yi kaosa sürüklemeyi hedeflemiş… Siyasilere/ünlü isimlere suikast hazırlıkları, büyük şehirlerdeki bombalı eylem planları ve nihayetinde oluşacak kaos ortamı sayesinde "muhtemel bir darbe"ye zemin hazırlamayı öngörmüşler… 22 Temmuz seçiminden önce eylemler planlayan Ergenekon’un bu "kâbus projesi"nin yanı başına geçen yazın Hudson Enstitüsü’nde kotarılan "kâbus senaryoları"nı bir koyuverin; iki resmin tek yumurta ikizi gibi durduğunu göreceksiniz! 28 Şubat’ın derin kalıntısı olan "Ulusalcı Çete"nin yanına da; Hürriyet’in 17 Ocak’taki (2007) "Aman Sincan Sanılmasın!" manşetinde anılan "Emasya Tatbikatı!"na ait tankların Çağlayan Meydanı’ndan geçme planını eklemeyi unutmayınız! Cumhuriyet mitinglerinin organizatörü ADD Başkanı Emekli Org. Şener Eruygur’un da bir ucunda yer aldığı BÇG fişlemelerini; o fişlemelerin "silah üzerine yemin töreni" düzenleyen Albay Fikri Karadağ tarafından "13 bin 500 kişilik vatan haini listesi" adıyla güncellenmesini bulmacamızın "eksik kalan tarafı"na yerleştiriniz! * * * Ümraniye cephaneliğinden yola çıkan büyük çete operasyonunda gözaltındaki "Susurlukçu" Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün, bir eski uzman çavuşu "tetikçi bulması için" Emekli Albay Fikri Karadağ’a yönlendirdiği dünkü Milliyet’in manşetinde yer alıyordu! Ümraniye’deki el bombalarının sahibi "emekli astsubay" Oktay Yıldırım sadece kendisini çok seven Muzaffer Tekin’in değil; Veli Küçük’ün de kankasıydı… Ümraniye’de ele geçen bombalarla Cumhuriyet gazetesine atılanlar ikiz kardeşti! Bombalama olayı ile eş zamanlı olarak Cumhuriyet "Tehlikenin farkında mısınız?" kampanyası düzenlemişti. Dikkat buyurunuz, Cumhuriyet bu olayın üzerine ısrarla gitmedi, hâlâ daha gitmiyor! Gazetenin patronu "Gizli Amerikancı" İlhan Selçuk şimdiye kadar "bu üzerine gitmeme" hakkında tek kelime etmedi: İlhan Selçuk’un "Ulusalcı Ergenekon Çetesi"ne yapılan gözaltı operasyonu hakkında ne düşündüğünü de çok merak ediyorum, doğrusu… Hikmet Çetinkaya, dün "Cumhuriyet gazetesi olarak Susurluk’un ayak izlerini taşıyan bu büyük gözaltının üzerine gitmeliyiz" diye yazıyordu! Çetinkaya öncelikle gazetelerinin bombalanması olayının üzerine neden "gitmediklerini" izah etmek zorunda… Cumhuriyet, "Ulusalcı Çete" hadisesinin de üzerine gidemez; daha doğrusu gitmez! "Gideriz" diyorlarsa buyursunlar… * * * Uğur Mumcu Suikastı’nın yıldönümüydü, dün… Cumhuriyet’in manşetinde "Mumcu’nun katledilişinin üzerinden 15 yıl geçti, tetikçilerin ardındaki asıl güçlere ulaşılamadı" cümlesi okunuyordu… Cumhuriyet, Mumcu olayının perde arkasını öğrenmeyi gerçekten arzu ediyorsa öncelikle "arzın merkezine seyahat"e cesaret edebilmelidir. Cinayeti geçmişte defalarca "İslamcılar"ın üzerine yıkmış olmaları; gerçekte ne olduğundan hep uzak tutmaya yaradı, onları! Nasıl bugünkü "Ulusalcı Çete" ile "Susurluk Zinciri" JİTEM’ci Veli Küçük marifetiyle birbirine bağlıysa; "Mumcu Suikastı" da "Susurluk Skandalı" ile yakın akrabadır… Bu yollar nereye mi çıkar? Artık egemenliğini yitirmiş bulunan "Amerikancı Derin İktidar"a çıkar, bütün bu Alacakaranlık Kuşağı! TAMER KORKMAZ http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=25.01.2008&y=Tamer_Korkmaz
Türkiye bu yıl konuk ülke olduğu Frankfurt Kitap Fuarı’nda 300’e yakın etkinlik düzenlemeyi planlıyor. Açılış konuşmasını Orhan Pamuk’un yapacağı fuarda, gala gecesi konseri Fazıl Say’ın Nâzım Hikmet Oratoryosu olacak. Etkinliklerin toplam bütçesi 7 milyon Avro Türkiye, Frankfurt Kitap Fuarı için Nâzım Hikmet Oratoryosu’yla başlayıp, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal sergileriyle sürecek, 300 yazarın katılacağı bir program hazırladı. Dün, Armada Otel’de düzenlenen basın toplantısında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, etkinliklerin toplam bütçesinin 7 milyon avro olduğunu, daha da artırmak için çalıştıklarını açıkladı. Dünyanın en büyük kitap fuarı olan Frankfurt Kitap Fuarı’nın bu yılki konuk ülkesi Türkiye olacak. Ekim ayında gerçekleşecek olan fuarda ’Bütün renkleriyle Türkiye’ konsepti çerçevesinde bir program izleneceği geçen yıl açıklanmıştı. Ertuğrul Günay, dün ağırlıklı olarak ilgili meslek kuruluşlarının, sivil toplumun katkısıyla ’Türkiye’nin bütün değerlerini kapsayacak’ bir program hazırlandığını söyledi. Ulusal Yürütme Komitesi Eşbaşkanı yayıncı Müge Gürsoy Sökmen de programın hazılanma ilkelerini şu sözlerle özetledi: "Türkiye bir süredir AB karşısında sınava tabi tutuluyor. Sanki AB de Türkiye de tek renkli, tek biçimli bir bütünlük oluşturuyormuş gibi, ortada seçilecek iki net yol varmış gibi, ayrım çizgisi Avrupa ile Türkiye arasından geçiyormuş gibi bir tartışma sürdürülüyor. Oysa Türkiye bu ikiliğin çok ötesinde şanslara sahip. Çok zengin kültürel kaynaklarla yüzyıllarca süren bir tarihi birlikteliğin ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, şu an büyük bir kültürel mirasın taşıyıcısı. Kültürümüzü dünyanın dikkatine açarken hangi unsurun has Türk, hangi unsurun melez olduğu gibi bir tartışmaya girmek yerine, bu tarihi, iç içe geçişi öncelikle takdir etmeli ve şükranla karşılamalıyız." Sökmen, bir soru üzerine Türkiye’de konuşulan diğer dillerin de yayıncıları tarafından temsil edilebileceğini, bir sınırlama olmadığını belirtti. 350 yazar davet edilecek Komitenin diğer eşbaşkanı Kültür Bakanlığı’ndan Ümit Yaşar Gözüm’ün verdiği bilgilere göre fuarda Türkiye yayıncılığı 100 yayınevinin katılımıyla temsil edilecek. 350 yazar, 320 sanatçı 110 küratör ve koordinatör, sayısı 300’ü bulacak toplantı ve okuma günü için Almanya’da olacak. Komitenin planladığı etkinliklerin Almanya’daki kurumlar tarafından organize edilecek olanlarla birlikte 300’ü bulması bekleniyor. Frankfurt Kitap Fuarı’nda her yıl kendi kültürünü anlatan bir büyük sergi için konuk ülkeye tahsis edilen Forum salonunda ’Yazının Anavatanı Anadolu’ sergisi açılacak. Forum’un altındaki sinema bölümünde Türk sineması için özel etkinlikler düzenenecek. Agora denilen açık alanda da Semih Balcıoğlu, Ahmet Haşim, Yaşar Kemal’e dair sergiler ve hat, ebru, çini sergileri açılacak. Aynıca fuar alanı dışında da pek çok sergi ve konser düzenlenecek. Bütün bir yıla yayılacak etkinlikler Mart ayında Leipzig Kitap Fuarı’nda başlayacak, Berlin Film Festivali ve Berlin Pop Corn Müzik Festkivali’nde özel etkinliklerle sürecek, fuardan sonra da devam edecek. Orhan Pamuk’un yeni romanı ’Masumiyet Müzesi’ne paralel olarak hazırladığı sergi de Frankfurt’a taşınacak. Açılış töreninde Türkiye adına Orhan Pamuk’un bir konuşma yapması planlanıyor. Bakanlık yetkilileri bu konuda kendisiyle görüşüldüğünü, resmi davetin de önümüzdeki günlerde yapılacağını açıkladı. Bütün bu etkinliklere son şeklini veren Ulusal Yürütme Komite’sinde kendini kanıtlamış uzman isimler de yer alıyor. Her biri bir uzmanlar komitesinin ’moderatörü’ olan Ulusal Komite üyeleri ve görevleri şöyle: Ümit Yaşar Gözüm, Müge Gürsoy Sökmen (eşbaşkanlar), Münir Üstün (yayıncılık), Görgün Taner (gösteri ve müzik), Enver Ercan (yazarlar), Nejat Gökçe (sinema), Sadık Karamustafa (görsel sanatlar), Tanıl Bora (konferanslar). (Kültür Sanat) -------------------------------------------------------------------------------- Neler yapılacak? Sergi Yazının Anavatanı Anadolu, Anadolu’da Kütüphaneler, Efes Celcus Kütüphanesi, Beylikler-Selçuklular-Osmanlılar, Ali Emiri Efendi, Mütefferika, Arap Alfabesinden Latin Alfabesine, Kitap ve dergi tasarımı, Türk çizgi romancılığı, Semih Balcıoğlu, Ahmet Haşim Frankfurt Seyahatnamesi, Muhittin Serin hat uygulamaları, Levni ve Lale Devri, minyatür ve padişah kaftanları, Masumiyet Müzesi (Orhan Pamuk), Sevim Burak, Türkiyede Yahudi Kültürü, Çukurova Bayramlığını Giyerken (Yaşar Kemal), karikatür, film afişleri, Eski İstanbul, kentsel dönüşüm Konser ve gösteriler Hüsnü Şenlendirici, Sefarad Müziği (Janet Jak Esim), Kudsi Erguner (Goethe’nin Divanı), Fazıl Say (Nâzım Hikmet Oratoryosu), Balkan müzikleri, Hasbihal Topluluğu (Semah), Naz Erayda (Sevim Burak oyunu), Aydın Teker (dans), Ayşe Tütüncü, Aynur Doğan, Baba Zula, Ceza, DJ Fatih Akın, İncesaz... Toplantılar Kadınlar Birbirini Dinler mi, Türkiye İslamı, Yurtta Kaos Cihanda Kaos (göç ve şiddet), Türkiye Modernleşmesi, Telif Hakları, İfade Özgürlüğü, Hayali Doğu-Hayali Batı, Türk edebiyatı sempozyumu, çocuk eodebiyatı, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Sezai Karakoç, Fazıl Hüsnü Dağlarca panelleri, Modernleşme Siyaset ve Edebiyat, Türk edebiyatında Alman imgesi, Bir Edebiyat Dili Yaratmak (Mehmet Uzun)... radikal
Kadınlara ait otobüs ha! Vay dinci Meksikalı Meksika’nin başkenti Mexiko City’de (ne yapacağız bu x’leri?) meydana gelen taciz olayları ve şikayetler sonucu belediye çareyi “kadınlara özel” otobüsleri devreye sokmakta bulmuş. Ayrıca metro sisteminde yoğun saatlerde trenlerin ilk üç vagonuna sadece kadınlar binebiliyormuş. Zira polis istatistiklerine göre şehirlerde yaşanan tecavüz, cinsel taciz ve kötü muamele vakalarının yüzde 14’ü toplu taşıma araçlarında gerçekleşmiş. (Radikal, 22 Ocak 2008) Mesele sadece ve sadece Müslümanlıkla bağlantılı değil gördüğünüz gibi. Mesele erkeklerin kıroluğu, görmemişliği, edepsizliği, bir arada yaşamayı bilmemesi ve bunlardan kadının kendini korumaya çalışması. Bu servis bizde mesela İstanbul’da yapılsa nasıl bir kıyamet kopardı düşünmek bile istemiyorum. Gericilik, dincilik, ortaçağ zihniyeti, şeriatçılık, anti laiklik... Bu konudaki fikirlerimi nasıl yazacağımı bilemiyorum.. Artık öyle bir duruma geldik ki “idiot proof” yazmadığın sürece, hatta öyle yazsan bile yanlış anlaşılmaya çok müsait bir ortamdayız. Kadın ve erkeğin ayrı ayrı yaşamasına taraf değilim. Asla ve kata böyle bir düşüncem yok, olamaz da. Karma bir toplumsal hayatımız olduğu için mutluyum. Fakat açık söylemek gerekirse zaman zaman “onlardan” ayrılmayı hakikaten çok istiyorum. Etrafımda erkekler olmadan yapmak istediğim bazı şeyler var. Ve ne yazık ki Avrupai olacağız, aman eski harem-selamlık geleneğimizi sürdürmeyeceğiz, maazallah gerici görünmeyeceğiz diye gereğinden karma olduğumuzu, dinle uzaktan yakından olmayan (veya da olan, önemli değil) bir takım nedenlerden dolayı “ayrı” kalma hakkımızı kullanamadığımızı, talep edemediğimizi hatta ifade BİLE edemediğimizi düşünüyorum. Kim olarak? Modern, laik, Avrupai vs vs bir kadın olarak. Ben mesela erkeklerle bir arada spor yapmaktan, bilhassa da yüzmekten hoşlanmayan bir kadınım. Oramı buramı, benim görmesini istediğim insan dışında, kimsenin görmesini istemiyorum. Olamaz mı? Yok mu böyle hakkım? Bunun dinle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Zira dindar bir insan değilim. Sadece istemiyorum. Nokta. Vücut benim! Eh haşema ile de yüzemeyeceğime göre.. Yüzmek diye bir sporu yapmam dolayısıyla mümkün olamıyor. Yok mu böyle “kadınlar saati” uygulaması yapan yerler? Var. Havuzu da var, plajı da var, oteli de var. Lakin ben de oralara gitmek istemiyorum. Niye? Çünkü evime uzak/biraz daha düzgün bir yer olsun istiyorum/durumu abartmalarından hoşlanmıyorum/kıro buluyorum ve saire ve saire.. Belli bir kesime ait olmanın da böyle ottan bir tarafı var gördüğünüz gibi. Hillside veya Essporta’ya gidip böyle bir uygulama var mı diye sormam bile mümkün değil. En ağır cinsel tacizlere otobüslerde uğramış biri olarak açıkçası kadınlara ait ayrı bir otobüs fikri de bana hiç fena gelmedi. İsteyen biner istemeyen binmez. Böyle mi olmalıydı? Hayır. Keşke dünya erkeklerinin tümü Atatürkçü laik erkeklerin kendileri ve sandığı gibi zinhar edepsizleşmeyen, rahat duran, rahat bırakan, kibar, efendi insanlardan oluşsaydı. Ve kadınlara mahsus otobüs, saat gibi her tür hareketi gönül rahatlıyla “gericilik, gayri medenilik, hıyarlık vs” diye yargılayabilseydim... Ama yapamıyorum. Kızanlar çok kibar, çok efendi, çok medeni olabilir. Ancak üzülerek söylemem gerek ki yurdumuzdaki (ve anlaşıldığı üzere Meksika’daki) erkeklerin büyük bir çoğunluğu tahmin edemeyeceğiniz kadar edepsiz. Zorla ayrılmayalım ama zorla da birleştirilmeyelim. Kadınlara ait bazı yerlerin, saatlerin olması da o kadar acayip gelmemeli. Bunu isteyip de dile getiremeyen o kadar çok dinci hatta dindar hatta hatta inançlı bile OLMAYAN kadın tanıyorum ki.. Tuğçe Baran-Vatan
"Atılacak kafa..." BAKTIM; Türkiye’nin başına kara çoraplar örülürken, il kongrelerinde iki CHP’li birbirlerine kafa atıyor. Ana muhalefetin biraz olsun "kafa kafaya" vermesi iyi ama, bu kadar da değil... Buna "kafayı yemek" de denir. Doğrusunu isterseniz kafanın birçok zihinsel fonksiyonu vardır: Kafa yormak... Kafa vermek... Kafa çalıştırmak... Bunlar tükendiğinde, öbürüne sıra geliyor demek ki: Kafa atmak... * Bizler hep birlikte CHP’lilerin kafa ile bir şeyler yapmalarını bekliyorduk aslında. Ama içinde kafa atmak yoktu. Türkiye’nin geleceği için verilen savaşta kötü niyetlilere onurluca kafa tutmaktan, bıçak kemiğe dayandığında ortaya kafa koymaya kadar... Bunlar kafa atıyorlar. Üstelik bunu "parti içi demokrasi" adı altında yapıyorlar ki, bunun adı da bizimle ilgilidir: Kafa bulmak... * Bunların kafaları böyle. Emekçilerin mitinglerde sembolik olarak kendi tabutlarını taşıdığı, memurların meydanlarda kuru ekmek yeme gösterisi yaptığı, her hafta üç bin esnafın iflas ettiği, on dört milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı, bir milyon üniversite mezununun sokaklarda gezdiği, soyulmadık köşesinin kalmadığı bir ülkede, iktidar yerine muhalefetteki sosyal demokratlar oy kaybediyorsa... Ve insanlar, ülkelerinin geleceğini kurtarmak için kafalarını taşlara vurup, ama ana muhalefet partisinin haline bakıp yine de güvenemiyorlarsa... (......) Boşuna kafa patlatmayın. Böyledir bu arkadaşların kafası. Eskiler bu gibi durumlarda "Nato kafa, nato mermer" derlerdi, yani taş kafa. Normalde kafanın yapması gereken birçok şey, işe yaradığı birçok yer vardır. Ama olmayınca ne yapacaksınız. O zaman buna yarıyor: Kafa atmaya... :)) :)) BEKİR COŞKUN-HÜRRİYET http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8080830.asp?yazarid=2&gid=61&sz=3537
vatan gazetesinde necati doğru güzel bir haber yapmış, otelci ile bir oldu bakanını azarladı demiş..
"Hocabey" yasaklara karşı Hocaların hocasının hocası "Hocabey" Prof. İhsan Doğramacı hasta oldu. Dün sabah "doktorlar heyeti" muayene etti. Teşhis: Ağır bir grip. "Hocam" dedik: - Nerede üşüttünüz? - Üşütmedim de... Dostlar gelip öpüyorlar... Gribi öpülmekten kaptım. - Öyleyse bir yazı hazırlatalım... Yakanıza asalım... Hocabey’i öpmek yasaktır diye. - Sakın böyle bir şey yapmayın. - Neden? - Yasaklara karşıyım. YAVUZ DONAT-SABAH http://www.sabah.com.tr/donat.html
GAZZE’YE ŞİMDİDE KARANLIK İŞKENCESİ gazze şeridinin tek elektirik santralinin fuel oil yokluğu gerekçe gösterilerek şarteli indirmesi,gazze şeridinde çoğunluğu kadın ve çocuk binden fazla kişi ellerinde mumlarla sokağa döküldü.ayrıca uyguladığı ablukadan dolayı dünyanın en büyük açıkı hava hapishanesi olarak adlandırılan gazze ye karşı eşit olmayan güç kullanan israilin son günlerde düzenlediği saldırılarda 20 den fazla kişi vefat etti.
Gerçekler mutlaka ortaya çıkar Peki şimdi ne olacak? "Beyler, sizlerin ’türban, türban’ diye olumsuz anlam yüklediğiniz sözcük vaktiyle yasağı yumuşatmak üzere icat edilmişti; mucidi de zamanın YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı’dır" dediğimde aval aval bakanlar oluyordu. Prof. Doğramacı her iki tespitimi de doğruladı: ’Türban’ formulü yasağı yumuşatmak için kullanıma sokulmuş; bu bir... Diğeri de şu: Formulü kamuoyuna ilk sunan kendisiymiş... Bu arada, ’türban’ formülüne giden yolda yumuşatma fikrinin babasının dönemin askerî lideri Kenan Evren olduğunu da öğrenmiş olduk. Yasağı ilk koyanla onu zorla uygulatan iki ismin genç kızların mağduriyetini gidermek için formül aramaları, bugünün bağnazları göz önünde tutulduğunda, gerçekten göz yaşartıyor... Habertürk kanalında ’Basın Kulübü’ programına katılmış 90’lı yaşlarını süren Prof. Doğramacı. En iyisi, programın ilgili bölümünün dün Yeni Şafak’ta da yayımlanan çözümüne birlikte bir göz atmak. "Nereden nereye" denir ya, gerçekten de askeri darbe liderini arayacak noktaya gelmişiz. "Kenan Evren döneminde bunu devamlı tartışıyoruz. ’İncitmeden nasıl başörtüsü sorununu çözebiliriz’ diye uykularım kaçardı. Kenan Evren bana bir gün dedi ki, ’Kabine üyelerinin birisinin hanımı (Mehmet Keçeciler’in eşi Nahide Keçeciler) ne güzel, gayet de çağdaş şapka gibi bir şey giyiyor, ne kadar medenice. Başını örtmek isteyen bu şekilde örtse ne iyi olur.’ Bu konuşmanın ardından lügat kitaplarına baktık. Avrupa’da, Fransa’da ’türban’ diyorlar. Bone gibi bir şey. Başını kapatmak isteyenler için bu önerildi. Şu an başörtüsü unutuldu, türban gündeme geldi. Birisi saçının görünmemesini istiyorsa ve bunu medeni olarak yapıyorsa bence ona yasak yok." Hiç kuşkusuz ’tarihî’ bir açıklama bu. ’Tarihî’ olması, son 20 yılı neredeyse bütünüyle tartışarak geçirdiğimiz ’türban’ konusunun tartışmaya yasaktan yana katılanların anlattığı biçimde olmadığını sergilemesi sebebiyle... Ne diyor o aslan parçaları: "Başörtüsü tamam, ama türban siyasal simge." Ve ekliyorlar: "Annelerimizin başörtüsüne bir şey diyen yok, yasak siyasal simge olan türban için..." Oysa görüyorsunuz, ’türban’ formülü yasağı yumuşatmak için ortaya atılmış; hem de bizzat YÖK Başkanı Prof. Doğramacı tarafından... Ona akıl veren de Kenan Evren imiş... Ben bu olayın doğrusunu ne zaman yazdıysam, boş gözlerle karşılaştım. Bu ayrıntıyı hiç unutmamamın bir sebebi var. Dönemin başbakanı Turgut Özal’ın başörtüsü yasağı yüzünden uykularının kaçtığının yakın tanığıyım. Yasakla ilgili ’türban yumuşatması’ kararını almak üzere, YÖK, genel kurulunu o günlerde Adana’da toplamıştı. Bizler de Turgut Özal’ın peşinde Mersin’deydik. Yasakçı yaklaşımın gazetelerde destek bulduğu günler... Bütün Türkiye bu olayı tartışıyor. Mersin’de basın önüne çıkan Turgut Bey’e sonu "Ne diyorsunuz?" diye biten bir başörtüsü sorusu sormuştum. Cevap verirken göz pınarlarında biriken iki damla gözyaşının yakın tanığıyım. YÖK’ün Adana’da verdiği ’türban’ kararı sonrasında üniversitelerdeki yasakçı uygulama gerçekten de yumuşadı. Ta ki, Süleyman Demirel Çankaya’ya çıkıp YÖK başkanlığına Kemal Gürüz’ü atayana kadar... Yasağın yeniden uygulamaya konulması, bu arada ’türban’ sözcüğünün ’siyasal simge’ ile irtibatlanması o günlerde meydana geldi. Anlam saptırması da bizim medyanın işidir. "Yanlıştasınız beyler" diye dilimde ve kalemimde tüy bitti, anlatamadım. Prof. Doğramacı Habertürk programında bugünkü duruma dair de ipucu vermiş. O da neredeyse tek başıma savunageldiğim "Aslında yasağın yasal çerçevesi yok, var olan çerçeve serbestlikten yana" tezimi destekleyen bir ipucu. Konuşmasının bir yerinde, "Acaba şu anda ’başörtüsü yasağı’ diye bir kanun var mıdır?" diye sormuş İhsan Doğramacı ve eklemiş: "Benim bildiğim kadarıyla mahkeme kararları vardır. (..) Böyle bir kanun varsa ben bilmiyorum." Aslında böyle bir kanun var, ama başörtüsünü yasaklamıyor, tam tersine serbest bırakıyor... Meclis, "Yürürlükteki yasalara aykırı olmamak şartıyla üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir" hükmünü YÖK Yasası’nın geçici 17. maddesi haline getirerek başörtüsü yasağını kaldırmıştı. CHP’nin başvurduğu Anayasa Mahkemesi o hüküm cümlesini iptal etmediği için madde halen yürürlüktedir. Nesini, nasıl iptal edecekti ki? Darbeyle iktidara gelmiş askerî yönetimin lideri bile "Yasağı kaldırın" göüşündeymiş o dönem... Dönemin YÖK başkanının yasak yüzünden gözüne uyku girmiyor ve kaldırılması için formül arayıp duruyormuş... Şimdi sivil yönetimdeyiz, ama birileri "Yasak kalksın" dediğinde, cin çarpmışa dönenler çıkabiliyor. Nasıl bir ülke olduk biz? Taha Kıvanç-Yeni Şafak
BORSADA HIZLI DÜŞÜŞ SÜRÜYOR! İMKB bileşik endeksindeki hızlı düşüş sürüyor.yılbaşından buyana düşüş oranı ise %22 ye ulaştı..
Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır. Copyright © 2007 Anatolianrock.com