Anatolianrock.com Forum
Üyelik Derecesi:
YÖK Başkanı’ndan Genelkurmay Başkanı’na... Yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ı tanımıyorum. Ancak yeni koltuğuna otururken, üniversitelerde yasakların kalkması ve bilimselliğin önemsenmesine ilişkin sözleri dikkatimi çekti. Doğru sözlerdi. Bizdeki üniversite düzeninin temeli 1980’lerin hemen başında askeri yönetimle atıldı. 12 Eylül’ün ürünüdür YÖK. Özündeki yasakçı anlayışıyla en başta üniversite fikrinin kendisine aykırıdır. Yalnız türban yasağı ile değil, özgür düşünce ve akademik çalışma alanındaki kısıtlama ve ayıplarıyla demokrasiye hiç yakışmayan bir düzendir. Hilmi Yavuz şöyle yazmış: "YÖK Başkanı, üniversitelerin mali, akademik ve idari açıdan özerk, ama özellikle akademik açıdan özgür olmaları gerektiğini bildiriyor ki, bu bence son derece önemlidir. Akademik özgürlük, evet! Zira, bazılarının artık kendi düşüncelerine karşı bile olsa, muhalif fikirlere özgürlük tanımayı öğrenmeleri gerek. Gerçek Aydınlanmacı Akıl budur. Yoksa o dayatmacı, buyurgan Jakoben Akıl değil. Gerçek Aydınlanmacı Akıl, hem Prof. Dr. Atilla Yayla’yı hem de Doç. Dr. Şahin Filiz’i aynı toleransla (evet, aynı toleransla!) kabullenmekten geçiyor." (Zaman, 16.12.07, s.23) Soru aklıma takılıyor: Uzun yıllardır bu ülkede demokrasi ve hukuk düzenini sıkıştıran ’asker-sivil bürokratik kısırdöngü’nün en temel dayanaklarından biri olan YÖK düzeni 2008’de sona erebilir mi? Tayyip Erdoğan hükümeti bu kısırdöngüyü kırabilir mi? Bilemiyorum. Daha ilk günden itibaren yeni Başkan’a karşı bir muhalefet dalgası kabartılmaya başlandı. Hatta bir Cumhuriyet Savcılığı tarafından YÖK Başkanı Prof. Dr. Özcan’ın Rektörler Komitesi’ndeki bir konuşması nedeniyle yasalara aykırılıktan soruşturma başlatıldı. Olabilir. Yargı’nın Anayasa ve yasalara ilişkin hassasiyeti elbette iyi bir şeydir; tabii her zaman, her konuda gösterilmesi kaydıyla... Ama doğrusunu söylemek gerekirse, hukuk devleti açısından Yargı’nın 2008’de iyi sınav verdiği söylenemez. Aklıma hemen 27 Nisan Muhtırası takılıyor. Askerin TBMM’ye, iktidar partisine, hatta yargıya "Gül Cumhurbaşkanı seçilemez!" diye vermiş olduğu muhtıra ne yazık ki görmezlikten gelindi Yargı tarafından. Öyle değil mi? Hatta bir idare mahkemesi, yapılan bir başvuru üzerine, gece yarısı muhtırasını idari tasarruf diyerek geçiştirebildi. Bir örnek daha: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, daha bu yakınlarda, 2 milyon oy ve 20 milletvekiline sahip DTP’yi kastederek "PKK, Meclis’e girerek legalleşti!" diye bir açıklama yaptı. Savcılarımızın kılı kıpırdamadı. Oysa yasa ihlalleri söz konusu. Örneğin SBF öğretim üyelerinden Prof. Dr. Baskın Oran şöyle yazdı: "Bu demeçle Org. Büyükanıt ulusun iradesini hiçe saymakla da kalmıyor, beş suçtan en az birini işliyor: (1) DTP’nin terörist olduğunun kanıtı elindeyse, bunu savcılığa bildirmemek suçu... (TCK md. 284/3 gereği 1,5 yıla kadar hapis) (2) Kanıtı yoksa, milletvekillerine hakaret suçu... (TCK md. 125 gereği 2 yıla kadar hapis, ayrıca hapis cezası) (3) Kanıtı yoksa, TBMM’ye alenen hakaret suçu... (TCK 301/1 gereği 3 yıla kadar hapis) (4) Kamu görevlilerine siyaset yasağını ihlal... (211 s. TCK İç Hizmet Kanunu Md. 43; ayrıca 1632 s. Askeri Ceza Kanunu md. 148/C gereği 5 yıla kadar hapis) (5) Kovuşturma sürerken mahkemeyi etkilemek amacıyla beyanda bulunmak suçu... (TCK Md. 288 gereği 3 yıla kadar hapis) Ben söylemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Kanunları söylüyor. Açınız bakınız! Genelkurmay Başkanı’nın anayasada dokunulmazlığı varsa, onu bilemem." (Radikal İki, 16 Aralık 07, s.3) Ben de soruyorum: Orgeneral Büyükanıt’ın dokunulmazlığı mı var?.. Sayın Savcılar; İyi yıllar diliyorum. Bu ülkede demokratik hukuk devletini lafta kalmaktan kurtarmak için daha hâlâ yapılacak o kadar çok şey var ki. 2007’de yapamadık. Yan çizdik ne yazık ki. İnşallah 2008’de telafi ederiz. Yeni yılda kafama takılanlar dizisinin üçüncü yazısı yarın. Hasan Cemal MİLLİYET http://www.milliyet.com.tr/2008/01/02/yazar/cemal.html
Roth’u üzdüler Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth, yılbaşı kutlaması için gittiği restoranda "Yılbaşını Diyarbakır’da kutlasaydınız" diyen Bodrumlu turizmci Murat Şeremetli ile tartıştı Alman Yeşiller Partisi Esbaşkanı Claudia Roth, yılbaşı kutlaması için gittiği restoranda yanına gelerek, "Türkiye’ye her gelişinizde koşa koşa Güneydoğu’daki dostlarınızın yanına giderdiniz. Gidip yılbaşını Diyarbakır’da kutlasaydınız" diyen Bodrumlu turizmci Murat Şeremetli ile sert bir şekilde tartıştı. Roth, arkadaşlarının yanından ayrılarak Gündoğan beldesindeki villasına döndü. Şeremetli, Almanla evli Yılbaşı tatilini geçirmek üzere Bodrum’a gelen Roth, yılbaşı gecesi eğlenmek için Bodrumlu Mimar Jale Serdaroğlu ve Aynur Doğu ile, sanatçı Zuhal Olcay’ın eski eşi Zafer Olcay’ın işletmeciliğini yaptığı Bodrum şehir merkezindeki Çilingir Sofrası’na yemeğe gitti. Bu sırada restorana, eski Bodrum Otelciler ve Turistik İşletmeciler Derneği (BODER) Başkanı Murat Şeremetli de geldi. 30 yıl Almanya’da yaşayan ve bir Alman ile evli olan Şeremetli, Roth’un yanına gidip, "Türkiye’ye her gelişinizde koşa koşa Güneydoğu’daki dostlarınızın yanına giderdiniz. Şimdi burada ne işiniz var? Gidip yılbaşını Diyarbakır’da kutlasaydınız" deyince ortam gerildi. ’Eğlenmeye geldim’ Sinirlenen Roth, "Buraya politika yapmaya değil, eğlenmeye geldim. Bodrum’u seviyorum. Burada ev satın aldım. Fırsat buldukça, dostlarımın yanına dinlenmeye geliyorum. Bu sorunuzun bir anlamı ve önemi yok" dedi. Roth, daha sonra restorandan ayrılarak evine döndü. ’Çıkarıldım’ Tartışmanın ardından restorandan çıkarıldığını iddia eden Şeremetli, "Türkiye’ye her gelişinde koşarak Güneydoğu’ya giden ve malum terör örgütüne destek verenlerle konuşan birini karşımda görünce, düşüncelerimi söylemek istedim. Kabalık ettiğimi sanmıyorum. Ancak Roth’un yanındakiler ve Zafer Olcay beni hakaret ederek, dövercesine restorandan çıkarmaya çalıştı. Olayın büyümemesi için evime döndüm" dedi. ’Bu bireysel bir tepki’ Olayın ardından bir açıklama yapan Roth, şunları söyledi: "Dostlarımla yeni yılı kutlamak için gittiğim restoranda, bana karşı anlamsız politika yapılmak istenmesi hoşuma gitmedi. Sorulardan veya tepkilerden kaçan bir insan değilim. Ancak, yılbaşı gecesi bu konuların konuşulacağı zaman, yer de bir restoran olmamalıydı. Bana sözlü saldırıda bulunan kişinin restorandan çıkarılmasının ardından, olayın büyümemesi için arkadaşlarımdan özür dileyerek evime döndüm. Bodrumlulardan bir şikâyetim yok, olamaz da. Bu bireysel bir tepkidir. Milliyet YAŞAR ANTER Muğla DHA
Hadi yeni yıl, yeni bir dönem... Biraz ‘empati’ yapalım. Kendilerini ‘Türkiye’nin seçkinleri’ addeden kesim bazen haklı mı? Onları zaman zaman ‘demokrasi karşıtı’ bir tutum içinde görüyoruz da... Düşündüklerinde, söylediklerinde acaba haklılık payı olabilir mi? Çünkü, demokrasiyi ancak elitler kurar, elitler kurmuştur. Sorun, Türkiye’de istenen kıvamda elitin (ya da sağlıklı bir burjuvazinin) bulunmayışından mı kaynaklanıyor ve elitlerimizin karşı çıktığı şey, kara kalabalıkların ittirmesi olarak görünen mevcut demokratik yapı mı? Dikkatinizi çekerim, Hindistan cevizi ağacı altında tatil yapanların, Miami’ye özel tayyare uçuranların, Trump Tower’da ‘daire’ sahibi olmayı marifet sayanların, vergiden yırtmak için teknesine İngiliz bayrağı çekenlerin ‘burjuva’ sayıldığı bir ülkeden söz ediyoruz! Bir dönem, banka soyanlar da burjuva muamelesi görüyordu. Bunlar iyi giyiniyorlar, iyi yaşıyorlar, az okuyorlar, çok tüketiyorlar. Ama, Batılı hemcinsleri gibi ‘dönüştürücü’ bir güce sahip değiller. Burjuvazimizin durumu bu... Proleter özellikler göstermesi beklenen işçi sınıfımız da giderek muhafazakarlaşıyor... Doğru dürüst bir aristokrasimiz de yok. Bütün bu yokluklara rağmen, ne mutlu ki, dibine kadar ‘sınıf bilinci’ (!) gösteren, varlığını statükonun muhafazasına adamış hırt bir elitist kesim var. Bazıları, kendilerince haklı nedenlerle, demokrasiyi bu kesimin kurmasını istiyor. Bu çılgınca istek, bir dönem, ‘teknokratlar hükümeti talebi’ne kadar varmıştı. Çünkü, cahil, geri ve eğitimsiz Türk halkı demokrasiyi bir türlü talep etmiyordu, sadece ‘çıkar grupları’nı iktidara getiriyordu ve ‘demokrasiymiş gibi’ görünen bu düzen, kendisini kurumsallaştıramadığı için, saman alevi gibi on yıl içinde sönüp gidiyordu. 1950’de böyle olmuştu. 80’lerde de böyle olmuştu. 2000’lerde de böyle olması kaçınılmazdı. O halde özlenen sistemi, yani demokrasiyi, iyi eğitim almış, aydın, ‘bilinçli kitleler’ kurmalıydı. Bu da ancak ara dönem koşulları içinde, bir ‘teknokratlar hükümeti’yle mümkündü... Çünkü, Türkiye gibi ülkelerde ‘talepler’ değil, ‘dayatma’ geçerliydi. Dolayısıyla totalitarizm (ya da hemen aklınıza gelen bildik ‘izm’) demokrasi için bir ön koşul, bir alt basamak olabilirdi. Cumhuriyeti böyle kurmuştuk. Çok partili sisteme böyle geçmiştik. Pekala demokrasimizi de bu şekilde kurumsallaştırabilirdik. Hayır, ciddiye almayın. Ciddiye alasınız diye değil, gülesiniz diye yazıyorum Fakat, ciddiye almasak da, haksızdırlar da diyemiyoruz. Doğrudur, demokrasiyi elitler kurar. Batıda da böyle olmuş... Gelgelelim Türkiye’de bu iş, kötü bir Jöntürk geleneği olarak ‘bürokratlara’ (bürokratik elite) ihale edildi. Bürokratik elit ise, halkla değil, burjuvazinin hırt kesimiyle işbirliği kurdu. Çevrenin taleplerini merkeze taşımak yerine, çevrenin taleplerine karşı ‘merkezi koruma’ görevine soyundu. Ülkenin ancak zecri ve cebri yöntemlerle kalkınacağını, Türk halkının sadece ‘sopa zoruyla’ değişebileceğini savundu. Halkın kültür ve ahlak değerlerine saldırmayı ise varoluşunun gereği saydı. Budur sorun. Bu nedenle demokrasi, olacaksa, ‘kara kalabalıklar’ın ittirmesiyle olacak. Ahmet Kekeç-Star
Kapitalizm yıkılma sürecinde Solun içine kapanmaya başladığını düşünenler artsa da, doğal dengelerle oynayan ve gelecek umudu vermeyen kapitalizm yıkılmak üzere ... SAAD MUHYU (Arşivi) Evrensel sol evrensel kapitalizmin ’nihai zaferine’ teslim mi oldu? Acaba Fukuyama tarihin, kapitalizm lehine sonlandığı konusunda haklı mıydı? Marx’ın ’kan emiciler’ diye adlandırdığı vahşi kapitalizmi reddeden solcuların önündeki tek çözüm, ’Tekfir ve Hicret’ -yani devleti ve toplumu tekfir edip içe kapanma- hareketini bir nevi taklit etmek mi? Bu sorular üzüntü verici ama tüm solcuların şu günlerde yaşadığı gerçeğin ifadesi. Hepsi veya en azından çoğu, ’kan emicileri’ yenilgiye uğratma umudunu kaybetti. Peki ’kan emiciler’ her ’ölüm’den sonra hayata dönmeye kadirken bu yenilgi nasıl mümkün? Çoğu solcu, kapitalizmin dünya üzerindeki hegemonyasının kalıcı olduğunu ve kapitalizmi yıkma çabalarının bir tür ’dinozor öldürme’ girişimine benzeyeceğini kabul ediyor. Ne var ki bu teslimiyetçiliğe yönelik sol tepkiler farklılaşıyor. Zizek bu durumu şöyle özetliyor: Kapitalist hegemonyayı emrivaki olarak kabul eden solcular var ama onlar, kapitalist oyunun kuralları çerçevesinde mücadeleyi sürdürüyor. Şu süreçte direnişin kısırlığını itiraf eden başka solcular da var. Kurdukları mantıksa şöyle: Gerçek direniş mümkün değil. Bu nedenle devrimci ruhun uyanmasını beklerken tüm yapabileceğimiz şey, refah devletinden kalanları savunmak, iktidara gerçekleşmesi mümkün olmayan talepler sunmak ve eleştiriye dayanan kültürel araştırmalarla yetinmek. Sorunun daha köklü olduğunu düşünen üçüncü bir grup da var. Onlara göre, kapitalizm teknoloji ve bencilliğin meşru çocuğu. Bu ikisiyle direniş imkânı olmadığı için, kapitalizme direnme olanağı da yok. Bir diğer akımsa, evrensel kapitalizmin dayanaklarının yok edilebileceği düşüncesinde. Buna göre, doğrudan mücadele mümkün değil. Çünkü böyle bir mücadele solculuğa yeni bir yenilgi getirir. ’Yeni bir dünya’, günlük uygulamalarla mücadeleye yoğunlaşarak inşa edilebilir. Bu yöntemle kapitalist otorite ve devletin yarattığı sorunlar yavaş yavaş çözülür. Görüldüğü gibi yenilgi psikolojisi tüm sol akımlara hâkim. Direniş eğilimleri, ’Tekfir ve Hicret’ cemaatinin yöntemini alıyor. Örnekse, Venezüella Devlet Başkanı Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmi. Bazı solcular ona acıyor çünkü evrensel kapitalizmin Chavez sosyalizmini nihayetinde yıkacağından eminler. Zira Chavez’in sosyalizmi dev tarih ansiklopedi- sinde bir itirazdan başka bir şey değil. O halde dünyayı iki asırdır meşgul eden sol ideolojiye elveda diyebilir miyiz? Şiddetin daha az, barış, adalet ve eşitliğin daha fazla olduğu bir dünya vaat eden ütopyaya elveda diyebilir miyiz? İki nedenden dolayı diyemeyiz; ilki nesnel, diğeri varlıksal. Nesnel çünkü kapitalizm çevreyi sömürüp doğal dengelerle oynadığı için yıkılma sürecine girdi veya girmek üzere. Büyük çevre felaketleri baş gösterdiğinde -ki bu kaçınılmaz- insanlığın bencil beşeri çıkarlar yerine çevre yasalarına boyun eğen yeni ekonomik sistemler yapılandırmaktan başka kaçış yolu olmayacak. İkinci neden varlıksal çünkü insanlık hayalsiz ve daha iyi bir dünya vaadinin yokluğunda yaşayamaz. Teknolojik, kültürel ve maddi üstünlüğüne rağmen kapitalizmin gerçekleştirmekte aciz kaldığı da bu. Bu iki nedeni göz önünde bulundurduğumuzda, solcu düşüncenin kalıcı olduğunu anlayacağız. (Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi Haliç, 18 Aralık 2007) radikal*
bu kundaklama olayıda çok vardı bea
Tribündeki türbanlıya zabıta engeli Askerin, Gaziantep’teki 29 Ekim kutlamalarına katılan türbanlıları protesto etmesini göz önünde bulunduran zabıta, şehrin kurtuluş etkinliklerinde türban nöbeti tuttu. 10 Kasım ve 29 Ekim’ deki törenlerde türban kirizi çıkan Gaziantep’te kuruluş yıldönümü etkinlikleri için çözüm bulundu. Askerlerin etkinliği terk etmemesi için türbanlı kadınlar tribüne alınmadı. İstasyon Meydanı’nda düzenlenen kurtuluş şenlikleri başlamadan önce Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları tören alanındaki tribünde yerlerini aldı. Subay ve yakınlarının olduğu tribüne oturmak isteyen bazı türbanlı kadınlar ise AKP’li Büyükşehir Belediyesi zabıta ekiplerinin engeliyle karşılaştı. Zabıta görevlisi, şeref tribününün sağındaki platformun askerlere ayrıldığı için türbanlı kadınların alınmadığını söyledi. Diğer tribündeyse çok sayıda türbanlı kadın töreni izledi. Türbanlı kadınlardan 51 yaşındaki Yumma Satıcı, "Törende torunlarım yürüyüş yapacaktı. Onları izlemek için geldim ama bizi askerlerin olduğu tribüne almadılar" dedi. Gaziantep’te 10 Kasım ve 29 Ekim’de düzenlenen törenlerde de TSK mensupları türbanlı davetlilerin olması nedeniyle törenleri terk etmişti. (Radikal)
Hey gidi Toroğlu hey! Hilmi Özkök’ün görevini Yaşar Büyükanıt’a devrettiği günlerde, Maraton programında ülke gündemini meşgul edecek kadar özlü sözler sarfetmişti Erman Toroğlu. Tavukçuluk piyasasını bile dibe vurduracak kadar piyasa ekonomisine hakim olunca insan, sözleri ayrı bir önem taşıyor. "Ben Genelkurmay Başkanı’nı asker isterim ağbi... Özkök Paşa ayrıldı, onun için diyorlar ki çok demokratik, çok beyefendi, çok efendi. Tamam öyle olsun. Ama ben çok demokratik bir genelkurmay başkanı istemiyorum ağbi... Benim genelkurmay başkanım kodumu oturtacak, vurdu mu oturtacak!" demişti... 21 Ekim 2007’de yine Toroğlu: "Ne demek demokrat ya! Askerlik ölme-öldürme sanatıdır. Bizim askeri kukla yaptınız. Asker askerlikten çıktı. Şu iş iyi oldu. Şimdi asker de askerliğini bilecek, politikacı politikacılığını bilecek... Ben askere güveniyorum bir tek. İnşallah bu defa asker askerliğini yapar. Askerin bağlamışsın elini kolunu abi. Böyle askerlik olur mu abi ya! Asker askerliğini yapmayacak, polis polisliğini yapmayacak. AB onu isteyecek... AB bir de krem istesin de, kremle gelsin. Bir de krem verelim AB’ye de, fazla acıtmasınlar... Oraya geldik, kreme geldik. Bir de onu verelim, rahatlayalım. Bırakın böyle işleri, bırakın böyle oynamayı... Bir şeyler söyleyin! Bağlanmışsın... Komando birliği de olmaz, özel harekat timi yapacaksın... Hala "yatırım yapalım" diyorlar... Yıllarca ne yaptık? Ne kısa vadede bir b.k var, ne uzun vadede..." diye cümleler kurmuştu pozisyonları yorumladığı futbol programında... Gün oldu, devran döndü... Lig TV kameramanları Fenerbahçe-Trabzonspor maçı sonrası polis tarafından gözaltına alındı. Her iki taraf da birbirinden şikayetçi. Her iki taraf da darp edildiğini söyledi.. 23 Aralık 2007’de Erman Toroğlu bu defa "Bunları benim oğluma yapacaklar ki neler yaparım biliyor musun? Ama ne zaman yaparım biliyor musun? Hukuk gereğini yapmazsa. ’Bu arabayı kıstıralım’ diyorlarmış. Neyi kıstırıyorsun ya? Tavuk mu kıstırıyorsun? Eşkıyalık bu!.. Adalet böyle dağıtılırsa nasıl bir adalet bu?" dedi. "Ne demek demokrat ya! Askerlik ölme-öldürme sanatıdır.... Asker askerliğini bilecek, polis polisliğini bilecek... " diyerek kodumu oturtan iktidar mekanizması isteyen Toroğlu, şimdi adalet diye bağırıyor... Kodumu oturtan Genelkurmay Başkanı istersen, kodumu oturtan Emniyet Müdürünü de, kodumu oturtan çevik kuvveti de onaylamak zorundasın... Asker, polis kodumu oturttuğu zaman Erman Toroğlu, Erman Toroğlu’nun oğlu ya da Lig TV kameramanı dinlemez... Bir kere kodumu oturtmaya başlarsa kimseyi tanımaz... Erman Toroğlu konuşuyor, konuştukça çelişiyor. Çeliştikçe de ben yazacağım. Demokrasi böyle bir şey işte. Canı yananların sarılıp, adalet talep ettiği bir liman. Erdem ise canı yanmadan da canı yananların hakkına sahip çıkabilenlerin bayrağı... Not: Erman Toroğlu’nun sözleri milliyet.com.tr’den alınmıştır. http://www.milliyet.com.tr/2007/12/25/spor/yyilmaz.html
SİNEMA 30-40 YIL ÖNCESİNİN GERİSİNDE Son filmi ’kader’ le 43. Antalya Film Festivalinde en iyi film ödülünü alan yönetmen Zeki Demirkubuz;dizi film sektörünün endüstriyel olarak kendini geliştirmediğini,sinemadakiler gibi bir alt yapıya kavuşmadığını belirterek ’Anlatılanlara içerik olarak ta bir ilgi duyduğumu söyleyemem,hatta teknolojinin bu kadar gelişmiş olmasına rağmen pek çok diziye baktığımda bugün 60lardaki 70lerdeki türk sinemasının niye o kadar aşağılandığını anlamıyorum.çünkü bunlar çok daha beceriksiz’ dedi. Yönetmen Türk sineması için de ’sinema hikaye olarak 30-40 yıl öncesinin Türk sinemasından çok daha geri bir noktada.Hatta ben şimdi onları çok değerli buluyorum.hiç olmazsa onlar başka bir duyguyu uyandırabiliyordu.ONLAR BENİM GEÇMİŞİMDİ ÇOCUKLUĞUMDU.o yüzden daha sempatik geliyor bana’ tespitinde bulundu. politik konulu film çekmeyi düşünmeyen yönetmen beşiktaşla bağlantılı bir film çekeceğini bu filminde bir beşiktaş filmi şeklinde değil özveri,fedakarlık,karşılıksız sevgi ve acı çekmeye duyulan ilgi konularına barındıran ’kader’ gibi bir film olacağını belirtti. Radikal aynı zamanda aslında ben sinemayı sevmem demiş başka bir söyleşisinde demirkubuz.bir çok filmde yapım koordinatörü kurgu görüntü yönetmeni yapımcı senaryo yazarı oyuncu olarak yer almış.10 film yönetmenliği bulunuyor.10 filminin arasında barış ekspresi ve masumiyet hariç diğerlerinde çok ta dikkat çekici bir tarafı yok.ödülleri toplamış olsa da.ayrıca sinema yeri geldiğinde politik te olabilmeli.fakat sinema 30-40 yıl öncesinin gerisinde ifadesine kısmen katılıyorum.günümüz filmlerinde büyük bir ruh eksikliği olduğu konusunda hemfikirim..
Toktamış Ateş röportajı -1- "Farklılıklar tehlike değil’ diyen Prof. Dr. Toktamış Ateş gereksiz korku üretildiğini söylüyor Fazıl Say’ın ateşlediği ‘biz ve onlar’ tartışmasına Prof. Toktamış Ateş’ten çarpıcı yorumlar: ‘Biz ve onlar ayrımı hep varolacak’ diyen Ateş gündeme taşınan korkuların temelsiz olduğunu ve seçkinler tarafından üretildiğini savunuyor. Ece Ayhan ‘Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim’ der Yalınayak Şiir’de. Siyasetin tarihini atlaslardan okuyan, orta ikiden ayrılan çocukları, meçhul öğrencileri şiirde anıtlaştıran şairin bu dizesi, Cumhuriyet tarihimizin gölgede kalan yanını da, içinden geçtiğimiz günlerin siyasetini de özetleyebilir belki. Cumhuriyetin ilk yıllarında vali Nevzat Tandoğan, Kızılay meydanına çıkan poturlu, kasketli köylüleri zabıta marifetiyle kovalatmıştı. Aradan yıllar geçti, ülkeye ‘demokrasi geldi’ ama bir şey değişmedi. Önceki yıl ‘kıllı kara halkımız’ diye başlayan bir ‘güzelleme’ yazılabildi mesela. 22 Temmuz seçimlerinde literatüre ‘göbeğini kaşıyan adam’, ‘bidon kafa’ gibi ‘aşağılama tamlamaları’ da kazandırıldı. Geçen hafta ise dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say halkın siyasi parti tercihinden hareketle ‘onlar kazandı, biz kaybettik’ dedi ve tartışma yeniden alevlendi. Peki, neden böyle oluyor? ‘Siyaset dışı iktidar seçkinleri’ ülke halkının siyasi tercihini hangi gerekçeyle sorguluyor? Atatürkçü çizgisiyle bilinen Prof. Dr. Toktamış Ateş ile bu kadim tartışmanın neden ve sonuçlarını konuştuk. Fazıl Say ‘Bakan eşleri türbanlı, biz kaybettik’ dedi ve oranladı: ‘Biz yüzde 30’uz onlar yüzde 70’. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri süren üstten bakışın son örneği bu ama bunca yıldır demokrasi kültürü neden yerleşmedi bu topraklara? Bunun ilk örneğini 1950’de görmüş Türkiye. CHP seçimi kaybedince CHP’li bir bakan ‘Biz yönetimi kasketlilere mi bırakacağız?’ demiş. Bunun üzerine de, Demokrat Parti’nin bir numaralı ismi olan Celal Bayar, gövde gösterisi yapıp Meclise üstü açık jeeple gelmiş; arkasında on binlerce kasketli! O gün bu gündür o ayrım sürmüştür. Nereden kaynaklanıyor bu ayrım? Kendini dev aynasında, toplumun üzerinde görmek bir aydın hastalığıdır. Atatürkçüyüm diyen kimileri bunu bir avantaj gibi de görüyor. Samimi bir Atatürkçü olarak söylüyorum; halkı aşağılamak Kemalizm’in ruhuna terstir. Kendini lalettayn biri olarak ortaya koyan Mustafa Kemal’in yolundakilerin böyle bir seçkinciliğe kayması üzüntü verici. BU BİR AYDIN HASTALIĞI Toplumun farklı kesimleri zaman içinde belli dönüşümler geçirdi, ortak değerlerde buluştu ama ya Kemalistler? Son 10 yılın getirdiği bir anlayış bu. Halbuki aydınlar 1970’lerde halka öyle hayrandı ki halk dalkavukluğuna varırdı iş. Ama Fazıl Say çok nitelikli biridir. Zaten yanlış anlaşıldığını ifade etmeye çalışıyor. Ailesini de tanırım. Bu kadar değerli insanların yetiştirdiği bir çocukta yurtsever duyguların sıfırlandığını düşünmek mümkün değil. Şüphesiz ama bu ötekileştirme 22 Temmuz’da da ‘bidon kafalılar, göbeğini kaşıyan adamlar’ şeklinde tezahür etmişti. Hem demokrasiye inanıp hem de eşit oya itiraz etmek mümkün müdür? Demokrasi ortaya ilk çıktığında eşit oy yoktu. Sadece belli geliri olanlar, belli oranda vergi verenler oy hakkına sahipti. Herkesin eşit bir oy hakkına sahip olması uzun kavgalardan sonra elde edildi. 20. yüzyılda bile adı demokrasi olan kimi yönetimlerde, üniversite hocaları hem mahallelerinde, hem üniversitelerinde oy kullanırdı. İki kişi sayılırlardı yani. İşte bu şımarıklığın daniskasıdır! ‘Efendim, halk cahil, çıkarlarını görmez’ demek edepsizlikten başka bir şey değil. Bir insanın kendi menfaatini görmesi için üniversiteye gitmesi gerekmez. Herkes kendi çıkarını bilecek kadar akıllıdır. Bu demokrasiye lafta inananların anlayışıdır. Bu anlayışta ‘Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor!’ meşhur manşetindeki gibi bir rahatsızlık mı var? Aydınların bir kısmının tavrı bu, yanlış aptalca ve ayıp kesinlikle. Düşünün ki İstanbul’un varoşları sayılan yerler 1970 sonrasında yoğun biçimde sola oy verdi. Oyu varoşlarda yüzde 60’lardaydı ama Ecevit bunun hakkını veremedi. Halkın iradesine saygı şarttır. 22 Temmuz’da yapılan fevkalade çirkin benzetmeler de mağlubiyetin getirdiği hırçınlıktır. FATİH’TE MİNİ ETEK Mağlubiyetten kastınız ne? Seçim mağlubiyeti. Ben de bir seçim mağlubiyeti aldım, hep almışımdır zaten. ‘Neden’ diye düşünüyorum ama onları küçümsemek aklımın ucundan geçmiyor. Ama bazıları bunu içlerine sindiremiyor. ‘Halk cahil, göbeğini kaşıyor, ucuz programlar seyrediyor, sonra da gidip yanlış partiye oy veriyor’ diyor ama ‘Biz kendimizi anlatamadık, onlar iyi anlattıkları için seçildiler’ demiyor. O halde bu hırçınlıkta halkın ya da iktidarın değil muhalefetin kabahati var! Muhalefet de iyi muhalefet yapamıyor. Nedensiz yere korku ve karamsarlık yayıyor. Bakın, ben hep sur içinde; Laleli’de, Fındıkzade ve Sultanahmet’te yaşadım.10 küsur senedir de Fatih’teyim. Korkanların en korktuğu semtte! Bilmedikleri için korkuyor insanlar. Fatih’te herkes kara çarşaflı ya da başı bağlı zannediyorlar. Mesela Nurdane Hanım ( Yardımcısı, o sırada bize çay getiriyor.) Çarşamba’nın tam göbeğinde oturuyor. Dört kızı mini etekle rahatça dolaşır, kimse de laf etmez. Farklılık tehlike değil, belki de zenginliktir. ŞERİAT ASLA GELMEZ Korkunun, kaygının kaynağında siyasi, fiziki bir değişiklik var, devlet el değiştiriyor da o yüzden mi ‘Kaleler birer birer düştü’ deniyor? Korkular oradan çıksa da ben öyle görmüyorum. Muhalefet edemedikleri için yüreklere devlet korkusu salıyorlar. Şimdi ‘YÖK de düştü’ diyorlar ama YÖK 1981’de düşmüştü. 25 üniversiteye öyle rektörler atandı ki, adamların hayallerinin ucundan bile geçmemiştir rektör olmak. Sonra kadrolaşma başlamıştır. YÖK başkanıyken mangalda kül bırakmayan Kemal Gürüz, Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörü iken MHP çizgisinde garip işler yaptı. Türkiye’de çok ufak bir kesim laik yapıyı İslam şeriatına dönüştürmeyi isteyebilir ama devlet elden gitmiş değildir. Ben AKP’de öyle insanlar tanıyorum ki laik cumhuriyete, Kemalist ilkelere sonuna kadar bağlıdır. LAİKLİK YANLIŞ BİLİNİYOR Bu kaygıların sınıf kavgası ya da merkez çevre gerilimiyle ilgisi olabilir mi peki? Bunun sınıfsal kökeni yok. Biz ve onlar ayrımı, tamamen duygusal, sosyolojik bir ayrım.
(AnTiKoLpA tarafından 25 Aralık 2007 9:38 ÖÖ tarihinde degiştirildi.)
-2- Cumhuriyetin ilk yıllarında çarıklılar, poturlular, kasketliler ötelendi. Şimdi türbanlılar, dindarlar öteleniyor. Bu nasıl aşılacak? Kolay değil. İnsanlar alışkın ve yatkın oldukları çevreleri ‘bizim’, dışındakileri ‘bizim değil’ diye isimlendirir. Bu ayrım zamanla azalacaktır ama biz ve onlar anlayışı ilá nihaye devam edecektir. Türkiye’yi yönetenlerin eşlerinin türbanlı olması laik devletten din devletine dönüşün mü göstergesi? Hayır. Laiklik din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Yönetenlerin yönetme kaynağı ile ilgilidir. Eğer yönetenler yönetme yetkisini din dışı bir kaynaktan alıyorsa o devlet laik bir devlettir. Bizi yönetenlerin eşlerinin başının örtülü olması beni mutlu etmiyor ama korkutmuyor da. Türkiye’de bir din devleti oluşturacaklarını da düşünmüyorum. AK Parti başarılı ama ben yine oy vermem Bunun çok örneği var ama mesela dünyaca ünlü bir ekonomist ve devlet bakanı olan Mehmet Şimşek geçen hafta Batman’a gitti; doğduğu evi, köylüleri ziyaret etti. Bu topluma üstten bakanlar aşağıladıkları insanların bu ülkenin çocukları olduğunu, fırsat eşitliği verildiğinde kazanılan başarının da Cumhuriyetin başarısı olacağını göremiyor mu? Türkiye, zorlaşmasına rağmen katmanlar arasında geçişinin hálá mümkün olduğu bir ülke. Kemalist proje eğitime dayalı bir modernleşme projesidir. Bu sistemde bir köylü, çiftçi çocuğu da son noktaya kadar gidebilir. Son cumhurbaşkanlarımızı düşünün. Özal bir öğretmen, Demirel bir köylü, Gül bir işçi çocuğudur. Bence daha da güzeli, bu insanların kökenlerini unutmamasıdır. AK Parti’nin hükümet etme performanını nasıl buluyorsunuz? ‘AKP’li değilim, oy da vermedim, seçim kazanmasından da mutlu olmadım ama ülkeyi iyi yönettiklerini, hata yapmadıklarını düşünüyorum. Dış politikada akıllı basiretli, ekonomi politikada disiplinli davranıyorlar. Sağlık politikalarını beğeniyorum. Özellikle sigortalı hastaların hayatlarını çok kolaylaştırdılar. Ulaşım politikaları da öyle, çift yol projesi gayet başarılı. Bunlar hep olumlu şeyler ama AKP’ye yine de oy vermem, ‘bizden’ değil’ çünkü. Mahallemde baskı var Birgün gelecek ‘Biz ve onlar’ ortak değerlerde buluşabilecek mi? İnsanlar birbirini tanıdıkça hoşgörülü bir toplum olacağız. Düşüncesini beğenmediğim, farklı düşündüğüm insanları buradan sürme şansına sahip değilim, onlar da beni süremez. O zaman birlikte yaşamanın yollarını bulmalıyız. Abdurrahman Dilipak ve Fethullah Gülen ile yan yana olma nedenim bu. Ben ömrümü bu işe vakfettim. Bu nedenle ‘mahallenizde’ baskı gördünüz mü? Çok ciddi baskılar yaşadım. Tehlikeyi görmediğimi düşünüp ‘Siz ne biçim Kemalistsiniz’ gibi eleştiriler aldım. 1920’lerde halka ‘hilafet mi laik cumhuriyet mi’ diye sorulsaydı büyük çoğunluk ‘hilafet’ derdi. Bugün aynı soruya yüzde 80 üzerinde ‘laik devlet’ cevabı verilir. Ama bizim çevre bunu görmüyor. Saygın insanlar... ama en büyük cehalet okumuşun cehaleti. İkna olmazlar mı? Yok, çok zordur. Çok bağnaz olur onlar. Cumhuriyet’e üzülüyorum 14 yıl yazdığınız Cumhuriyet’ten bir yazınız sansürlendiği için ayrıldınız. Şimdi taban tabana zıt bir gazetede, Bugün’de yazıyorsunuz. Mahalle değiştirdiniz yani! Zorlandınız mı, okur nasıl tepki veriyor? Burada olumlu olumsuz tepki almıyorum. İnsan yazmaya alışınca yazmak istiyor da Cumhuriyet’te yazmamaktan dolayı rahatsızım. Cumhuriyet’in içinde bulunduğu durumada çok üzülüyorum . Erdoğan Teziç parlak değildi ‘Erdoğan Teziç bizden biri, eskiden iyi arkadaşımdı ama YÖK başkanı olarak parlak değildi maalesef. Bazı sert çıkışlarını, hele de 367 tutumunu yanlış buldum. Çünkü o bir hukuk skandalıydı, parlamentarizmin sonunu getirdi. Teziç gibi bir anayasacı bu hataları yapmamalıydı. Yeni YÖK başkanını tanımıyorum ama ODTÜ’lü ve sosyolog olması benim açımdan olumlu bir puan.’ 24.12.2007 http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=135115
(AnTiKoLpA tarafından 25 Aralık 2007 9:37 ÖÖ tarihinde degiştirildi.)
Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır. Copyright © 2007 Anatolianrock.com