|
Üyelik Derecesi:

|
Evrenin ana maddesidir merhamet;söyleki...
Belki hiç hatırlatan olmadı sana, belki internet sayfalarının karmaşık menülerinde yer almadığı için hiç duymadın. Aç gözünü sana sılayı rahim’i anlatacağım. Merak etme zamanını almayacak. Seni öyle sözel sayısal telaşlara da koşturmayacak. Sözlüde yahut yazılıda sorulmayacak. Hayatını çoktan seçmeli tercihlerin kıvrımlarına sıkıştıranların da unutturduğu “sılayı rahim” sana aradığın mutluluğu bulduracak.
Üstelik öyküde anlatıyorum, bak:
İki saka, yani sucu, yolda karşılaşırlar. Biri diğerine, “Kardeş, bana kırbandan bir tas su verir misin? Çok susadım.” der. Öteki şaşırır; “Be şaşkın. Bende kırba varsa sendede var. Neden kendi kırbandan doldurup kendi suyunu içmiyorsun?” Cevap dikkat çekicidir: “Haklısın kardeş bende de su var sendeki gibi ama ben kendi suyumu içmekten bıktım.”
Hangi kalp su billurluğunu bile pusta bırakan bu serin çağrıya duyarsız kalabilir ki? Hangi vicdan, içinde biriktirdiği hasret pınarlarını dudağından dupduru döküveren bu dostu karşılıksız bırakır ki?
Sorun su içmek değil; birinin elinden su içmektir aslında. Birinin elinden su içerken, dudağına sudan fazlası dokunur. Sevdiğinin elinde terleyen kadehi dudağına götürürken, damağına su yerine aşk dökülür; boğazında sevdanın en tatlısı düğümlenir, içine muhabbetin denizi taşar.
Öyle değil mi?
Rahmetle vuslat kurmak, merhamete dokunmak demek “sılayı rahim”. Merhamete dokunmanın yolu ana babayı, akrabayı yetimi öksüzü yolda kalmışı fakir fukarayı gözetmekten geçer. Çünkü onları düşünür düşünmez, içinden bir parça kopar, benliğinden bir tuğla düşer, bencilliğinin kabuğu çatlar, kendinden bir şeyler eksilir gibi olur. Öyle vurdumduymaz, öyle sıcak ve yumuşacık akıp gitmez hayatın. Onları dert edinmeyerek, kendinden uzakta tuttuğun şey her ne ise, seni içindeki merhametten de uzak tutuyor olmalı… Yanına usulca utanarak sokulan dilenci seni niye rahatsız eder ki? Sende olup senin de uyutup unuttuğun merhameti hatırlatır sana. Seni sana çağırır dilenci. Kendi içinde susturduğun merhametin sesini taşır kulaklarına…
Bir de şunu oku:
İkinci dünya savaşı sırasında, Ruslar ve almanlar Stalingrad’da çarpışmaktadır. Mikhail Goldstein, yılbaşı gecesi moral olsun diye Rus askerlerine tek kişilik keman konseri verir.
Melodiler hoparlör yoluyla alman askerlerinin siperlerine kadar ulaşır, ateş birden kesilir. O acayip sessizliğe Goldstein’in yayından akan müzik hükmeder. Bitirdiğinde Rus askerlerinin üzerine derin bir sessizlik çöker. Büyüyü, alman bölgesindeki hoparlörden gelen bir ses bozar. Kırık dökük Rusçasıyla şunu rica eder alman subayı: “biraz daha Bach çalın. Ateş açmayacağız!”
Müzikten az önce ve ne yazık ki müzikten hemen sonrada birbirine kurşun yağdıran o askerler o anda, dışlarında olup biten savaş halini kıran bir şeyi fark etmişlerdi. İçlerinde kırılgan olan şeyle temaslarını sağlayan bir deneyimdi bu. O kırılgan şey, elleri tetikteyken unuttukları merhametleri olmalıydı. Sucunun bir başkasının elinden su içmek isterken peşine düştüğü o tatlı serinlik gibi. Aramızdaki farklılıklara hatta düşmanlıklara rağmen, öteki ile aynı olan yanlarımızı arar buluruz böyle zamanlarda. Kırılgan merhametimizle temasımız başlar. İçinde kendin olmadığın içine kalbini koyamadığın mekânlar arasında gidip gelirken, birden, ayakaltında süründürdüğün, telaşla paspasın altına sakladığın o yanını, kırılgan temas noktanı fark edersin.
İçinde akıp duran fakat bir türlü yıkanamadığın şefkat ırmağının kıyısında bulursun kendini. Şaşırırsın! O kadar şaşırırsın ki, şaşırdığına şaşırırsın!
Mutluluğunu kendinin dışında, kendine uzak noktalar üzerinde tanımlamanı isteyenlere söyleyeceğin bir şey olmalı. Sahici olman için içindeki o kırılgan temasını bulmanı bekliyorum.
Mouse’unu avucuna alır gibi avuçla şimdi kalbini… Sol tıkla!
|