|
Üyelik Derecesi:

|
batı’nın akla ve mantığa verdiği önem, kiliseye olan inancının kırılmaya başladığı zaman diliminden itibaren geçerlidir ki bu nedenle, bilim ve mantık öncesine de bakılmalıdır. örneğin kiliseye göre insan büyük bir günahkardır; şehvetinin ve arzusunun önünde boyun eğen bir zavallıdır. bu nedenledir ki kilise önemli bir yer tutmaktadır ortaçağ’da. roma’dan miras kalan düşünceyle de, insanlar doğuştan belli bir sınıfın üyesidir -kast sistemi gibi- ve doğuştan getirdiği bu özellik değiştirilemez; bir köle efendi olamaz, vatandaşlık hakkı elde edemez. çok açıktır ki, gerek roma gerek kilise tarafından vurgulanan bu tutum basit bir ideolojidir; insanları herhangi bir nedenle belirlenen gruplara zorunlu olarak ayrıldığını söylemek ve boyun eğmelerini sağlamak.
aynı ideoloji elbette doğu’da da mevcuttur. fakat doğu insana daha ılımlı yaklaşır. uzak doğu’da da insanın onu esiri eden haz ve isteklerinden arınması esastır; bu özelliklerin insana yanlış işler yaptırdığından dolayı. uzak doğu’da, budizmde ahiret inancı yoktur fakat bu "arınma" gerekliliğinin kendini doğa ile bir bütün görme düşüncesinden kaynaklandığını var sayabiliriz. ki bu açıdan baktığımızda, insanı ne kötü be iyi olarak görür; ikisinden de bir parça ve ikisi de değil.
yakın doğu’da ise, islamiyet ve sufîlik, insana çok büyük bir değer vermektedir. insan, tanrı’nın yarattığı bir varlıktır ve sadece bu yüzden bile oldukça değerlidir.(y. emre’nin "yaradılanı severim, yaradandan dolayı" demesi buna örnek olabilir belki) yine uzak doğu’da olduğu gibi, kendini doğa ile bir görme, içindeki kötülüklerden ulaşıp tanrı’ya yaklaşma, onun huzuruna ermek büyük anlam taşır. insana değer verilmesinin bir diğer nedeni ise, tanrı’nın yarattığı varlıklar arasında, bu varlıklara sahip çıkıp onları doğru kullanabilecek, düşünebilen ilk varlık olmasıdır belki de.
bu yazılanlar akıl yürütme tabii, mutlak değiller kesinlikle.
|