|
Konu Müzik Olunca.
Konu müzik olunca, bazı topluluklar ‘ya ne yaparsa yapsın sev’ ya da ‘tamamen uzak dur’ klasmanında yer alır. Raindog da sanki yıllarca bu gruplardan birisi olmuş?
Cem: Esasen, sözünü ettiğiniz durum, pek az grup için söz konusudur. Kitle genellikle bir grubu sevebilir, takipçisi olabilir ya da o grup hakkında tamamen nötr kalabilir. Fakat dinleyiciye “onlardan tamamen uzak durmalıyım ve hatta diş bilemeliyim” hissi oluşturmak, her grubun yaratabildiği bir duygu değildir. Ya çok pozitif, ya da çok negatif hisler yaratmak, sadece akılda kalıcı, diğerlerinden ayrışmayı becermiş, provokatif, marjinal ve en kısa tarifiyle “özellikli” grupların harcıdır. Dikkat ederseniz, albümlü ya da albümsüz bütün gruplar arasında, bugün en çok kendinden söz ettiren isimler, ilk başta ya “hayranlık” ya da “nefret” hissi yaratmış olan gruplardır. Bu ikisinin arasında kalmış olan ve sabun köpüğü etkisi yaratan isimler, daha çabuk silinmeye mahkumdur.
Bunda özellikle Yusuf’un sahnedeki provokatif tavrı ve kışkırtıcı halinin de etkisi olabilir mi?
Yusuf: Elbette etkisi var. Benim müzikle derdim sadece onu gerçekleştirip evime gitmek olmadı hiçbir zaman... Müziğe, keyfime geldiği şekilde davrandım diyebilirim. Barda, sahne aldığımız dönemde, mekandan eğlenmiş ve deşarj olarak ayrılmış insanların hatırladığı tek şey, sadece favori parçalarını çok iyi coverladığımız anlar değil, bunun yanında, müziği araç olarak kullanıp görsel bir şölen sunduğum durumlar, sahnede seyirciyle gerçekleştirdiğim kışkırtıcı diyaloglar ve yine müziği kullanarak kitleyle seviştiğim anlar.....
Sahnede olmanın verdiği ruh halinden mi oluyor bu taşkınlık yoksa Zakkum üyeleri özellikle de Yusuf hep ateşleyici konumunda mı?
Cem: Bunu “taşkınlık” diye tanımlamak, fevkalade yanlış olur. Gerek Zakkum, gerekse de daha öncesinde Raindog olarak biz, sahneyi sadece birbiri ardına şarkılar çalıp, gecenin sonunda paramızı alıp evleri dönmeye yönelik bir platform olarak kullanmadık hiçbir zaman... Her zaman için, sahneyi, mikrofondan söylediklerimizi, kılık kıyafetimizi ve yeri geldiğinde sivri dilimizi, müziğin yanında sunulan bir bonus olarak, bir “olmazsa olmaz” olarak düşündük. Sahne enerjisini, seyirciye evde müzik setinden dinliyor olmalarından daha farklı ve daha canlı bir hissi verebilmek için, sahneyi her zaman için ekstra bir güç olarak kullandık. Sahne, farklı bir platformdur ve farklı bir şekilde ele alınmalıdır. Bizim her konserimiz, sonrasındaki günlerde akıllarınızda kalacak birkaç enstantane bırakamıyorsa ve sadece şarkıları birbiri ardına çalıp inmişsek, o konseri başarısız, sıradan ve özelliksiz addederiz. Herhangi bir grubun konser performansından bir farkı kalmamış olur.
Tabii buradan da konu makyaj hadisesine gelecek… The Cure ve Placebo cover’larıyla tanınan bir topluluk sahnede de onlar gibi görünmeli midir yoksa bu da seçilmiş bir gösterinin parçası mı?
Cem: Makyaj hadisesine henüz bu ülkede fazla bir kültürel birikime sahip olmayan kimseler tarafından, bir takım son dönem yabancı gruplarla özdeşleştirme olarak bakıldığının, maalesef ki farkındayız. Bir erkeğin yüzüne makyaj yapması, bir özentilik, bir öykünme, bir taklit olamaz. Bu, bir tarzdır. Ve üstelik bu tarz, çok yeni de değildir. Aynı sorunun Brian Molko ya da Robert Smith’e “David Bowie, Marc Bolan gibi adamları taklit mi ediyorsunuz? Zira onlar bunu sizden 20 yıl önce yapmışlardı” diye sorulması gibi birşey bu...
Peki bu iki topluluğa öykündüğünüz eleştirilerinden muzdarip misiniz?
Yusuf: Muzdarip olduğumuz kısım “taklit ediyorsunuz” şeklindeki ithamlar.. Bizim müziğimiz ve The Cure şarkıları arasında bir bağ kurmak oldukça zor... Eğer kastedilen, görsel benzerlikse, bu da aynı anlayışa sahip olmamızdan kaynaklanıyor. Onların anlayışlarını taklit ediyor ya da öykünüyor olmamızdan değil... Brian Molko, Robert Smith ve Yusuf Demirkol aynı görsel anlayışa sahip üç ayrı insan..
Biraz Ankara gece hayatından bahsedin… Zira Raindog; ‘olmazsa olmaz’ gibi bir konuma gelmiş kentin gece hayatında…
Yusuf: “Ankara eğlence hayatının aranan simaları” gibi oldukça tabloid bir başlık bize cuk oturuyor diyebiliz... Zira 8 senesini ara vermeksizin müzik yaparak geçiren ve yaşadığı şehirde sahne almadığı mekan kalmayan bir grubun bar programlarını sonlandırması, bana kalırsa gazetelerin Ankara ekleri için bir haber başlığı olabilirdi..(gülüyor)
Cem: Özellikle son dönemlerde, çaldığımız geceler dışında pek de fazla dışarı çıkmıyorduk. Tek söyleyebileceğim, Ankara’da asla İstanbul’daki çeşitlilik yoktur. Gerek bar, gerekse de grup sayısı açısından.. Ama gözle görülür bir kalite farkıyla, Ankara gruplarının İstanbul’da izlediğim muadillerine göre, birkaç gömlek üstün olduğunu da belirtmek durumundayım. Ankara’nın hafta içi grupları bile, İstanbul’un haftasonu gruplarının birçoğuna göre daha renkli ve daha eğlenceli...
Peki Zakkum yeni bir sayfa mı yoksa herşey noktasına, virgülüne dahi dokunulmadan aynen devam mı ediyor? Albüm çıkartmak için isminizi Türkçeleştirmek yeterli miydi?
Cem: Evet, ismimizi değiştirmek ve kendi şarkılarımızı çalmaya başlamak haricinde, herşey noktası ve virgülüne dahi dokunmadan aynen devam ediyor. Sahne görselliğimiz, makyajımız, bütün konseptimiz, albüm öncesinde neyse şu an da o.... Hatta albüm sonrasında, dozajı biraz düşürdüğümüzü bile söyleyebiliriz. Albüm öncesinde tüm bu saydıklarımızın, şimdikine kıyasla çok daha abartılı olduğu da olmuştu.
Haliyle bugüne kadar gelene kadar kadro değişiklikleri de yaşanmış olmalı, nedir durum, Zakkum albümü yayınlanana kadar kimler geldi kimler geçti bu topluluktan?
Eren: Sekiz sene boyunca elbette ki birçok kişi gelip geçti hatta sayı vermek gerekirse sadece şu an için yirmiye yakın isim sayabilirim..(gülüyor) Çoğuyla hala görüşüyor ve fırsat buldukça buluşuyorum ama Yusuf ve Cem büyük bir kısmıyla görüşmüyor... Maalesef ki grup arkadaşlarım biraz huysuz ve bu konuda yapılacak çok fazla birşey yok... (gülüyor)..
Uzun yıllardır edinilen bar tecrübesi tamam da, sahnede kendi bestelerinizi çaldığınızda nasıl karşılanıyordu?
Yusuf: Her şarkıyı değil, sadece 2-3 tanesini çalıyorduk albüm öncesinde, ki seyirci de albüm çıkana kadar, 3-4 şarkı hariç, diğerlerinden habersizdi. Ama o 3-4 şarkıyı da dinleyicimiz ezbere biliyordu. Bar grubuyken de albümlü bir grup gibi sürekli beste çalma fikri bize biraz açgözlülük gibi geliyordu. Albümümüz çıktıktan sonra kitlemizin şarkılarımızı konserlerde hep bir ağızdan bize eşlik ederek söylemesi fikri, bizi grup olarak da, müzikal açıdan da tazeleyen ve kan değiştirdiğimizi hissettiren bir durum. Tabii ki konserlerde cover şarkılara yer vermeye çalışacağız ve tabii ki bunun mümkün olmadığı bazı konserlerde de, cover şarkılar çalmayı çok özleyeceğiz...
Dinleyicinin nabzını tutuyor muydunuz kendi besteleriniz konusunda?
Cem: Anketörler tutup, formlar doldurtmuyorduk fakat grubun internet forumundaki dinleyiciler, kendi aralarında anketler açıp tartışıyorlardı. Okuyucu olarak takip ediyorduk genel tepkileri... Fakat, sanırız ki, nihai kararlarımıza fazla etkisi olmuyor genelde bu tür şeylerin.. Biz, söz konusu kendi bestelerimiz olduğu zaman, biraz sabit fikirli insanlarız. Övgüye ve yergiye kulaklarımızı kapatıyoruz.
İstanbul’da çalarken Ankaralı bir grup olmak dezavantaj yarattı mı hiç?
Cem: İlk geldiğimizde, İstanbul yepyeni bir platformdu bizim için ve Ankara’da çok köklü ve büyük bir isimken, İstanbul Kadıköy’de de çalmaya başladık. Bizi hiç tanımayan insanların karşısına çıkmak, ilk başlarda biraz tuhaf oldu tabii... Ama Kadıköy seyircisi, bizi bağrına çok çabuk bastı ve hemen sahiplendi.
Albümde ilk göz ağrısı, albüm çıkartma kararının doğru bir fikir olduğunu destekleyici kısacası ‘biz sahnede cover çalacak değil herkesin dinleyip etkileneceği bir grubuz’ hissini veren bir şarkı var mı? Yani özel bir anlamı olan…
Cem: Bu hissi veren 12 tane şarkı var. Hepsinin söz ve müziği bize ait. Anne-babalar, çocukları arasında ayrım yapmamalılar. İlk çocuk ne kadar sevilirse, küçük kardeş de onun kadar sevilmelidir.
Eren: Kendi adıma “hipokondriyak” diyorum.. Bu şarkıyı dinlerken albümün samimiyetine ve duyarlılığına tekrar ve tekrar inanıyorum.. Bir bestede aranabilecek söz ve melodi uyumunu bu şarkıda o kadar derin hissediyorum ki, sanırım gerideki 11 çocuğumuza haksızlık olacak bu ama gelecekteki tüm çocuklarıma buradan söz veriyorum: “size de bu şarkıdaki kadar samimi ve içten davranacağım!”.
Ankara’nın havası- suyu nasıl etkiledi Zakkum’un müziğini?
Cem: Ankara, kapalı bir şehirdir aslında.. İstanbul’un tersine, size hiçbir şey vaadetmez. Eğer bir noktaya gelmek istiyorsanız, kendi kendinize birşeyler vaadetmek zorundasınızdır. Bu yüzden, Ankara’dan çok fazla grup çıkıyor. Hepsi çok çalışıyorlar ve bundan başka bir yol bilmiyorlar. Ankara’nın o kapalı hali, sizi durmadan çabalamaya ve çalışmaya itiyor. Siz hiçbir şey yapmasanız da, sizi alıp bir yere getiren bir şehir değil çünkü... Size hiçbir şey vaadetmiyor Ankara.. En çok da bu yönünü seviyorum sanırım Ankara’nın... Tutamayacağı sözler vermiyor bu şehir... İstanbul’un aksine...
İlk karşılaşmada edindiğim izlenime göre Zakkum; ilginin üzerinde olmasından haz eden sahici bir ön adam, sakin bir gitarist, herhangi bir duruma rahatlıkla adapte olabilen bir basçı ve albümdeki şarkıların sözlerini yazan ama bunları çalmakla yetinen bir davulcudan oluşuyor. Eldeki müzikal materyal, sahne performansı ve bir 4’lü olarak birbirini tamamlamak açısından Zakkum- tabiri caizse- müzik piyasasında patlama yapmaya ne kadar yakın hissediyor kendini?
Eren: Müzikal anlamda albümdeki bestelerin melodi ve kurulum olarak kitleyi tatmin edebilecek kalitede olduğuna inanıyorum.. Konserler açısından değerlendirirsek de grup performansının birçok açıdan tatmin edici ve sizin de bahsettiğiniz gibi kışkırtıcı ve dikkat çekici olduğunu düşünüyorum...8 yıllık bar geçmişinin artısı olarak kitlenin aklında kalıcı bir izlenim bıraktığımız inancındayım.. Bu da bir nevi, “patlamaya hazırız” demek oluyor..
Cem: “Doğru dörtlü bu mu?” sorusu bir yana, bundan başka herhangi bir dörtlünün, gerek müzikal, gerek görsel, gerekse de ortak bir anlayışta buluşma açısından, bu kimyayı sağlayabileceğine asla inanmıyorum.
Albümdeki şarkıların sözleri Cem’e ait. Bir toplulukta davulcunun söz yazarı olarak öne çıkması pek görülmüş şey değil, Cem’de aslında ön adam olacak bir potansiyel mi var? Kendi şarkılarını kendin söylemek istemedin mi hiç?
Cem: Elmalar ve armutları birbirine karıştırmamak lazım... Ön adam, gerek konum, gerekse de ilgiye mıknatıs olma noktalarında, kesinlikle vokalisttir. Albümdeki her şarkı sözünü, her zaman için Yusuf’un söyleyecek olduğunu göz önünde bulundurarak yazdım. Yusuf, o sözleri tam benim hissettiğim gibi, hatta daha da üst hisler katarak sundu dinleyiciye... Bunu ancak en yakın dostu yapabilir insanın... Sizi çok yakından tanıması lazım... Yusuf’un bu sözleri alıp besteye dökmesi ve sonrasında o kelimelere ses vermesi, benim için fevkalade onur verici... Üstelik o şarkıları ben söylemiş olsam, o albümü almak isteyeceğinizi de çok zannetmiyorum (gülüyor).
Albüm yapmak sancılı bir süreç miydi sizin için? Hani yıllardır sahnede olup albüm yapmak için azimle doğru zamanı bekleyenlerden mi oldunuz, tereyağından kıl çeker gibi mi gelişti herşey?
Cem: Sekiz sene süresinde bin civarında program yaptık. 3000 saatten fazla sahnede kalmışız bugüne kadar... Size tereyağından birşeyler çeker gibi geliyor mu?
Eren: 8 sene gibi bir zaman diliminde 3000 saat müzik yapmak çok uzun bir süre gibi görünmese de, Yusuf ve Cem durmaksızın yarattıkları tansiyon ve sinir harbiyle sağolsunlar hayatımdan 10-15 seneyi aldılar... Bu saçlar boşuna mı döküldü zannediyorsun? (gülüyor)
Albüm çıkartmak için bazı kilit isimleri tanıyor olmak, destek almak gibi avantajlarınız var mıydı?
Yusuf: Hayır sadece güzel fikirlerimiz ve çok kuvvetli bir özgüvenimiz vardı..
Cem: Albüm çıkartmak için en büyük desteği, yani o bahsettiğin ittirici gücü en tanınmış insanlardan değil, aksine en tanınmamış insanlardan, yani kendi kitlemizden aldık. Çok klişe geliyor olabilir bazılarına bu cümle ama umurumda değil açıkçası... Grubu çıktığı her yerde takip eden ve tuttuğu takımı destekleyen taraftar gibi yanımızda olan bir kitlemiz var. Birşeylere inancımızı kaybedecek gibi olduğumuz sayılı durumlarda da, gene onlardan güç alıyoruz. Gruba ait forum üyeleri, kendi aralarında da bir komünler artık...
Teoman tamam da Seyyal Taner düeti nereden geldi aklınıza?
Yusuf: Seyyal Taner gibi 80’lere damgasını vuran bir pop yıldızıyla düet yapma fikri Güven Erkin Erkal’a ait.. Bu şarkıya özgü çok uygun bir kimya ve enerji yakalandı.. Cem zaten şarkıyı kurarken nakaratı maskülen ve sert bir kadın sesi söylemeli diyordu ve Seyyal Hanım hakkını verdi şarkının...
Prodüktörünüz de yıllardır müzik piyasında yaptığı sağlam işlerle tanınan bir isim Volkan Başaran, katkısı ne oldu albüme?
Cem: Volkan, düzenlemelerdeki fikirlerimize güzel renkler kattı. Gerek düzenleme, gerekse de kayıt dönemlerinde, Volkan gibi bir müzik adamının tecrübesinden fazlasıyla faydalandık ve çok pozitif bir albüm kayıt süreci geçirdik. Yorgunluk ve stres, hep vardı ama dinamik, genel olarak eğlenceli ve öğreticiydi.
Zakkum’un hâli-tavrı ve müziği de; topluluğun ve hatta albümün adında olduğu gibi, zehirli ve biraz da vazgeçilmez, tutkulu-takıntılı durumları çağrıştırmalı mı?
Yusuf: Sevgilinizle tartışmış ve felekten bir gece geçirmek istiyorsanız, aklınıza garip şeyler geliyorsa, egonuzu hırpalamak ve etrafınızdakileri rahatsız etmek istiyorsanız, trafikte canınız sıkılmış; kırmızı ışıklara ve yayalara kızgınsanız ya da psikoloğunuz randevunuzu iptal ettiyse gelin beraber yaramazlık yapalım ve ertesi gün unutalım(gülüyor).
Rolling Stone Dergisi Röportajı - 03 Mart 2007
|