Ana Sayfa


















Text Reklamlar:

Yemek Tarifleri
Sağlık Kütüphanesi
Perde



Yeni Türkü

> Derya Köroğlu (Yeni Türkü)

 Biyografi | Diskografi | Fotoğraflar | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basında | Forum
Derya Köroğlu (Yeni Türkü)

Bilim için eğitilmişti onlar. Ama mayaları müzikle yoğrulmuştu. Etnik formları yepyeni bir anlayışla kullanarak yeni bir sanatsal duyarlılık yaratmak istiyorlardı. Başardılar da. Kirlenmeden, ticarileşmeden 27 yıldır sürdürüyorlar üretimlerini.
Aslen mimarlık eğitimi alan Derya Köroğlu ile, tamamı müzikle ilişkili geçen yaşamını, müzik anlayışını, 1979’da kurulan ve kurucuları arasında yer aldığı ‘Yeni Türkü’ grubunu konuştuk.

Fen Lisesi’nde okumuş, Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış olmanıza karşın, yaşamınızın yarısını müzik adamı olarak geçirmişsiniz ve yaşamınızdan müziğe tutkun olduğunuz anlaşılıyor. Müziğe ilginiz çocukluk yıllarında mı başladı?

Yarısı değil tamamı müzikle ilişkili geçti yaşamımın. Daha doğrusu müzik ile ilişkim aileden geliyor. Ailede, özellikle de anne tarafımda çok kıymetli müzisyenler vardı. Örneğin, Dedemin büyük amcası Hacı Arif Bey’di. Annem de gitar çalardı. Babam, bizzat müzikle uğraşmamış olmasına karşın bizi hep destekledi. Bize hep “Üniversiteyi oku, teknik adam ol ama müzikle de ilişkini hep sürdür” derdi. Bu yüzden ben, müzikle iç içe bir aile yaşamından geliyorum. Fen lisesine gelince… Orada da birincil uğraşım müzikti aslında. Evet, Ankara Fen Lisesi çok fen ağırlıklı bir lise olarak aslen bilim adamı yetiştirmek için kurulmuştur ama orada da öğretmenlerimiz tarafından müzikle ilgilenmemiz hep desteklendi. Ancak bunlardan daha önemli bir etken, bence dönemin kendisiydi. Ben, 1968 yılında liseye başladım. O yıllar dünyada, aşkın, barışın, romantik başkaldırının egemen olduğu yıllardı. O yıllarda insanların yaşamla ve düzenle çelişkisi hep müzik yoluyla ifade edilirdi. Özellikle rock başta olmak üzere, balatlar, Simon&Garfunkel, Joan Baez, Led Zeppelin gibi isimler çok modaydı. İşte ben de böyle bir ortamda ve böyle bir ailede melodika, gitar, ud gibi pek çok aleti çalmayı öğrendim.

Mimarlık alanında eğitim aldınız ama mimarlıkla hiç ilginiz olmamış gibi görünüyor. Neden? Üniversitede mimarlık eğitimini seçmeniz bir tesadüf müydü?

Mimarlığı seçmem, fen ağırlıklı bir eğitim almış olmama karşın, sanata kendimi daha yakın hissediyor olmamdan kaynaklandı. Mimarlık eğitimi almama rağmen gerçekten mimarlıkla ilgili hiçbir şey yapmadım. Çünkü üçüncü sınıfta, Türkiye’de mimarlığın önemine ve mimarların işlevine ilişkin karamsar bir düşünceye kapılmıştım. Yine de mimarlık eğitimi almış olmamın, bana, sanatsal tasarım açısından önemli katkılar sağladığını düşünüyorum. Hatta mimari tasarımla müziksel tasarımın birbirine yakın olduğunu, birbirini çağrıştırdığını düşünüyorum. Mimarlık yapmamaya karar verdikten sonra alan değiştirip ODTÜ’de ekonomi dalında mastır yaptım. Mastır sonrasında da bir süre Gazi Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak dersler verdim.

Müzik, mimarlık, ekonomi bölümünde öğretim üyeliği ve yazılım yöneticiliği… Bunların arasında en az uğraştığınız alan mimarlık, en çok uğraştığınız alan da müzik diyebiliriz. Bu yelpazenin genişliği ve çeşitliliği, ilgi alanlarınızın çok çeşitli olmasından mı, yoksa müzikle uğraşabilmek için para kazanma zorunluluğundan mı kaynaklanıyor?

Ben aslında bir hobi insanıyım. Yaşamım boyunca para kazanmak için bir iş yapmadım. Sevdiğim işleri yapıp, o işlerden para kazandım. Mastırı bitirdiğimde asıl amacım, üniversitede kalıp akademik kariyer yapmaktı. O yıllarda ODTÜ’de doktora programı olmadığı için, doktoramı Ankara Siyasal’da yapacaktım, tam böyle düşünürken YÖK geldi ve birçok değerli öğretim üyesi 1402 sayılı sıkıyönetim yasası nedeniyle üniversiteden atıldı. Çok sevdiğimiz, önemsediğimiz birçok öğretim üyesinin üniversiteden çıkarılmış olması, bana bilimsel kariyer yapmayı anlamsızmış gibi hissettirdi. Bu nedenlerden dolayı Yeni Türkü’ye yoğunlaştık. Müzik çalışmalarımızı geliştirebilmek için İstanbul’a taşındık. Bu arada ben, matematiğe çok meraklı bir insan olarak bilgisayar yazılımcılığına merak sardım. Tess Bilgisayar’da yazılım müdürü olarak çalışmaya başladım. 1987’de bu işi bıraktım ama yazılımla ilgimi uzunca bir süre freelance olarak sürdürdüm. Şimdi artık işin yazılım kanadıyla uğraşmıyorum, sadece iyi bir bilgisayar kullanıcısıyım.

Hem bilim hem de sanat insanı olarak hangi etkinliği daha zor buluyorsunuz? İki alanı karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz?

Bilimsel eğitim almak, daha gerçekçi düşünme alışkanlığı kazandırması açısından bana çok şey kattı diyebilirim. Öte yandan, bilimsel eğitim almak, daha doğrusu rasyonel düşünme alışkanlığına sahip olmak insanı biraz mutsuzlaştırıyor da… Çünkü hayatla ilgili daha çok probleminiz olmaya başlıyor. Kentlerin maganda kültürüne teslim olduğu ve bilim yapmanın bir avuç paralı adama hizmet etmek anlamına geldiği bir dönemde, müziği seçerek, bir anlamda daha içe dönük daha kendi dünyamda yaşamayı tercih etmiş sayılırım. Ancak böyle mutluyum. Bu durum, grubumuz dâhil çevremdeki müzikle uğraşan pek çok insan için de geçerliydi, hepsi de bilimin değişik dallarında çok iyi eğitim almış insanlardı ve müzik, bizim için, bu hayat içinde en anlamlı var olma biçimlerinden biriydi. Yaptığımız müzikte yarattığımız değerin kaynağı biraz da buydu. Bizi en mutlu eden şey de, müzik aracılığıyla geniş kitlelere ulaşmış olmamız, bu duyguları onlarla paylaşmış olmamızdı. Bu nedenlerden dolayı 1989’a kadar, belli başlı üniversitelerde bilinirdik ve dinleyici kitlemiz üniversite gençliğiydi. Yeni Türkü, 1979’da kurulmuştu ama asıl çıkışını 1989’da yaptı. Geniş kitleler, 1989’da Yeni Türkü’yü keşfedince, o zamana kadar beş albüm çıkarmış bir grup olarak tanıdı bizi. Enteresan bir durumdu.

Yeni Türkü, 12 Eylül’den sonra ortaya çıkan birkaç iyi gruptan biriydi. Bu politik bir duruşun ürünü müydü yoksa rastlantısal bir şey miydi?

Tabii ki bir rastlantı ya da bir halkla ilişkiler çalışmasının sonucu değildi 12 Eylül sonrası ortaya çıkışımız… 1971 sonrası üniversiteye girmiş birisi olarak, zaten sol bir kültür içinde yetişmiştik. Müziğimizde de bunu, daha doğrusu hümanist bir anlayışı yansıtmayı amaçladık her zaman. Ancak 1979’da çıkan ilk albümümüz ‘Buğdayın Türküsü’nde bu çok belirginken, 12 Eylül sonrası çıkardığımız albümlerde aynı düzeyde belirgin değildi. Çünkü o yıllarda askeri darbenin anti demokratik baskıları altındaydık. Ancak biz hiçbir zaman sloganist ve ajitatif bir sanat anlayışını izlemedik. Şarkılarımızda, hüzün olsa da, gelecekten umutlu olmak çok belirgindi.

Müzik artık birçok kategoriye bölünmüş olarak ifade ediliyor. Eskiden bildiğimiz caz, rock, klasik, pop gibi kategoriler dışında birçok kategoriden söz ediliyor. Hatta bu kategoriler de alt kategorilere ayrılıyor. Bu nitelemeler içinde siz kendi müziğinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Yorumladığınız eserlerde Türk enstrümanları ile batı enstrümanlarını başarıyla sentezleyerek çok geniş kitlelere ulaştınız. Çıkış noktanızdaki hedefleriniz neydi? Bu hedeflerin ne kadarına ulaştınız?

‘Akdeniz Akdeniz’ albümüyle birlikte, bizim Akdenizli yönümüz de şarkılarımızda belirginlik kazandı. Bu şeçim bir tesadüf değildi. Müzikal anlamda yapmak istediğimiz şeylerin, yani köklerimizden gelen müziğe bugünün tadını vermek anlayışının bir sonucuydu. Bu noktada bizim asıl katkımız, o yıllarda daha folklorik yapılan müziği, daha makamsal formlara dönüştürmek oldu. Türk Sanat Müziği’nin formlarından yararlanarak makamsal yapıyı öne çıkaran şarkılar yapan ilk müzisyenler olduk biz. O dönem için yeni ve önemli bir adımdı. Bu çerçevede biz, hedeflediğimiz şeylere ulaştık diyebilirim. Hedeflediğimiz derken, bize yön veren düşünceleri, ilkeleri, müziksel olarak somutlaştırdık ve bunu kitlelere ulaştırdık demek istiyorum. Türk Müziği’nin makamlarını, ritimlerini ve Türk Halk Müziği’nin duygularını bugünkü insanın duygu düzeyine uyarlayarak yeni formlar yarattık. Bu formlar aracılığıyla insanların hayatlarında bir yer edindik ve çok güzel paylaşımlarımız oldu. Kısaca çıkan sonuçtan yana mutluyuz diyebilirim…

Beste yaparken nasıl çalışırsınız? Örneğin ilhama inanır mısınız? Beste yaparken, parçaları oluştururken, sözleri belirlerken temel aldığınız kriterler neler? Yeni Türkü müzikleri, film müzikleri ve belgesel müzikleri, müzik içinde uğraştığınız bu üç alanda kriterler ve çalışma şekli çok farklılaşıyor mu?

Genellikle ‘ilhamla’, çoğu müzisyende olduğu gibi geceleri buluşuyoruz… Aslında ilham demek çalışmak demektir. Çalışmıyorsanız ilham da gelmez. Zaman zaman ara vermek ve kafanızı başka dünyalarda gezdirmek güzel sonuçlar doğurabilir ama işin temelinde her zaman için çalışmak vardır. Örneğin ‘Yedi Tepe İstanbul’ dizisinde, ‘ilham’ ile aramızda çok güzel bir buluşma gerçekleşti. Yani çalışmanın yanı sıra duygularınızla örtüşen projelerde ilham da daha çabuk geliyor.

Film müziklerine gelince… İlk olarak 1982’de, Yeni Türkü kurucularından Selim Atakan ile birlikte Delikan ve Derman filmlerinin müziğini yaptık. Ben ve Selim, ikimiz de sözsüz müziğe, enstrümantal müziğe aşık olduğumuz için, film müziği yapmak müzik anlayışımızı özgürce yansıtabilmemiz için iyi bir olanaktı. Ancak yine de ben, Yeni Türkü öncesi yaptığım müzik tarzına yakın, biraz daha mistik öğeler taşıyan, kendi duygularım temelinde sınırsızca hareket edebildiğim, kendimi en özgür hissettiğim alan olarak belgesel müziklerini yapmayı severim. İlk olarak 1986 yılında TRT’de yayınlanan ‘Sanatımızla Anadolu’ belgeselinin müziğini yaparak başladığım bu serüvende, belgesel yapmanın tadını doyasıya yaşadım diyebilirim. Ancak dizi müzikleri yapmak biraz daha bağlayıcı tabii ki, çünkü dizi müziklerinde doğrudan ‘beyaz ekran’ izleyicisinin ruhuna hitap etmek zorunda kalıyorsunuz, bu da bağlayıcı bir şey. Yine de biz, ‘Süper Baba’ dizisinin müziğini yaparken, kendi müziğimizi çok iyi yansıtabildik. Çünkü konu bizle örtüşüyordu. Yapımcılar da bu yüzden dizinin müziğini bize yaptırmışlardı. Ancak, dizi sayısının bu kadar arttığı ve nitelikli yapımların çok azaldığı günümüz ortamında, kişisel olarak, dizi müzikleri konusunda seçici olmaya da özen gösteriyorum diyebilirim.

Yaptığınız şeyi pazara sürmeyi planladığınız anda, piyasa tarafından belirlenen bir takım koşullarla da ister istemez karşı karşıya geliyorsunuz. Kitle beğenisini dikkate alarak kendi kriterlerinizden ödün verdiğiniz oldu mu, yoksa her zaman bildiğinizi mi okudunuz?

Biz, ilk üç albümümüzü kendi cebimizden, kendi paramızla karşıladığımız için kimseye müdanamız olmadı. Zaten bunu amaçlamıştık. Sonraki çalışmalarımızda da bu özgür tavrımızı sürdürdük diyebilirim. Bu tabii paramızı başka yerden kazanmış olmamızın sağladığı önemli bir avantajdı. Ancak şimdilerde müzik çok ticarileşti. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor ki, bildiğini okumak güzel bir şey olmakla birlikte zaman zaman dışardan, kriterleri sizinle aynı olan, samimi ve eleştirel bir göze de ihtiyaç duyuyor insan. Böylesi kıymetli eleştirileri de her zaman önemsedik zaten.

İpod, walkman, diskman, cep telefonları, mp3 player gibi yaygınlaşan müzik araçları, insanların, özellikle de gençlerin yolda izde her yerde müzik dinlemesine yol açtı. Siz bu gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sürekli müzik bombardımanı altında olmak, bir süre sonra müziğin anlamının ve etkisinin kaybolmasına yol açmaz mı?

Enflasyondan öte bir kirlenme yaşadığımız ortada. Doğru referansların kalmadığı ve her şeye bu kadar kolay ulaşılır bir dünyada, tabii ki sanatsal etkinlik de anlam kaymasına yani yozlaşmaya uğruyor. Ben insanların sık müzik dinlemesine karşı değilim aslında. Ama dinlenen şeyin belirli bir estetik beğeni düzeyinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de taşınabilir müzik araçları, ya da İnternet gibi ortamları iyi kullanmak, doğru kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü ortamın en iyi yanı, yerli ve yabancı konserlerin artmış olması bence. Böylece insanlar, sevdikleri sanatçılarla daha yüz yüze ilişki kurabiliyorlar. Bu eskiden hiç yoktu. Gelişimin bu yönünü olumlu buluyorum.

Müzik artık, ‘halkla ilişkiler’, klip endüstrisi, sansasyon, manipülasyon gibi satış araçlarıyla pazarlanan bir pazar metası durumuna geldi. Bu değişim ciddi, nitelikli müzik adamları için tehdit oluşturuyor mu?

Her şeyi rating ile ölçen medyanın, elindeki gücü çok kötü kullandığına inanıyorum. Tabii ki böylesi bir medya içinde yer almak sanat yapmak isteyen insan için çok kötü bir durum. Bu yüzden biz de aslında böylesi ortamlardan kaçmaya çalışıyoruz. Kendimizi daha az kirlenmiş alanlarda var etmeye çalıyoruz.

Türkiye’deki mimari gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sevdiğiniz mimari yapılara ya da mimari projelere örnek verebilir misiniz?

Kentlerin insani olarak biçimlendirilmesinde mimarlarımızın hiç etkin olamadıklarını, mimaride öz olarak insandan uzaklaşma, biçimsel olana doğru bir kayma olduğunu düşünüyorum. Kentsel yapılaşma, kentsel rant politikalarının uzantısı olarak gelişiyor. Bu yüzden de sürekli gökdelenler yapılıyor. Zaten gökdelenlerin kente egemen olması mimari bir kaygının olmadığını gösteriyor. Arada bir Gökova Akyaka köyündeki gibi mimari başarı örnekleri olsa da; mimari açıdan durumumuzun iyi olduğunu söyleyemem.

Bir gününüz nasıl geçiyor? Bu aralar ne üzerinde çalışıyorsunuz? Bu kadar yoğun bir yaşamı nasıl planlıyorsunuz?

Planlamıyorum, doğrudan yapıyorum... Daha çok çalışmakla geçiyor zamanım. Ki ben, öğrencilik yıllarımdan beri hep sabahlara kadar çalışırım. Bu da hep daha iyisini yapma isteğinden kaynaklanıyor. Sanki çok büyük fark yaratabilecekmişim gibi, sürekli yapabileceğimin en iyisini yapmak için çalışıyorum. Son dönemlerde, Yeni Türkü için birçok malzeme birikmiş olmasına karşın kendi albümümüze yoğunlaşamadık. Önümüzdeki bir iki ay içinde, kendi albümümüze daha çok yoğunlaşmak istiyorum.

Birçok müzik aletini kullandığınızı biliyoruz. Bu aletler içinde daha çok sevdiğiniz hangisi? Müzik aleti çalmak, beste yapmak ve şarkı söylemek, bunlardan en çok hangisini seviyorsunuz? Neden?

Beste yaparken ve sahnedeyken daha çok gitarımla birlikte olmama rağmen hepsinin ayrı bir yeri var diyebilirim. Aslında ayrım yapamayacak kadar uzun yıllar geçti üstünden ve her şey birbiriyle çok kaynaşmış bir durumda. Sahnede, özellikle konserde söylerken de hâlâ aynı heyecanla ve coşkuyla söyleyebiliyorum. Doğrusu hem kişisel hem de grup olarak, müziğin ilgilendiğimiz tüm alanlarına yönelik heyecanımızı hiç kaybetmedik. Hâlâ büyük bir zevkle ve heyecanla müziğin içindeyiz.

Dünyada ve Türkiye’de sevdiğiniz sanatçılar kimler?

Eskilerin bendeki yeri pek değişmemekle birlikte, rock üzerine çalışan gençleri, değişik bir şeyler deneyen Duman, Mor ve Ötesi gibi bazı grupları, Şebnem Ferah, Göksel gibi müzisyen arkadaşlarımı beğenerek dinliyorum. Kendi müzik tarzım dışında da ağırlıklı olarak rock ve dünya müziklerini dinliyorum diyebilirim. Özellikle de dünya müzikleri kategorisindeki deneysel bazı çalışmaları ilgiyle takip ediyorum.

Mardav Gazetesi - 06 Aralık 2006



Gönderen: tuana_tirej  [19 Mayıs 2007 13:26:06]
Okunma Sayısı: 1894

 

Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle

Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar

Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri

Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam



Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır.
Copyright © 2007 Anatolianrock.com