|
Canım Yaşar Kurt
Birileri diyor ki: “Türkçe, rock müzik için uygun bir dil değil.”
Birileri diyor ki: “Hem uygun, hem değil.”
Birileri de Türkçe rock yapıyor, onlar da uygun olduğunu düşünenler, yoksa neden yapsınlar ki?
Birileri de bir şey demiyor bile, işte bu tür en tehlikeli türdür aslında.
“Korkuyorum anne, al beni içine
Alışamadım anne, al beni yine
…
Orduya istiyorlar, savaş çıkar diyorlar
Silah veriyorlar, bana “öldür” diyorlar
…
Kapat televizyonu anne, seni de kandırıyorlar
Oyunu verme anne, oyuna gelme anne”
Yazılmış savaş karşıtı şarkı sözleri içinde, herhalde en iyilerinden biridir “Korku” ya da diğer ismiyle “Anne”. Bu sözcükleri bir araya getirerek, şiir kalitesindeki bu sözleri yazan Yaşar Kurt, bilinçsizce müzik yapıyor olabilir mi?
1968 yılında İstanbul'da doğmuş, 17 yaşında tiyatroyla tanışmış, yıllarca, yurt içinde ve yurt dışında tiyatro oyunlarında, hem oyuncu, hem yönetmen, hem de müzisyen olarak görev almış.
80'lerin sonu, 90'ların başı diyebileceğimiz tarihlerde, müzik ağır basmış ve “Beyaz Yunus” müzik grubunu kurmuş. Beyaz Yunus'la pek çok yerde konser vermiş, sahnede sadece, kendi sözleri ve kendi melodileriyle oluşturduğu bestelerini söylemiş. Özellikle “Korku (Anne)” adlı bestesi üniversite gençliğinin iyi bildiği ve her yerde söylenen bir şarkı haline gelmiş.
Miş'li geçmişle anlattığıma bakmayın, ben bunların hepsine şahidim ve aşağıda anlatacağım daha fazlasının.
1992-93 sezonunda Yaşar Kurt'la birlikte, Dilek Türker-Tiyatro Ayna adına, İsrael Horowitz'in “İndian wants the Bronx” adlı oyununda oynadık. Oyun, “Amerika nerede misin” adıyla oynamıştı, belki o dönem seyredenler hatırlar. 1993 yılının ikinci ayında Dilek Türker'in bir kaprisine kurban giden oyun, sahneden kalktı ve Yaşar birden ortadan kayboldu. Hep böyledir o zaten, karabatak gibi. Bir haber alırsınız Güney'de balıkçılık yapıyordur, bir haber alırsınız Beyoğlu'nda tinerci çocukların dertlerine ortak olmuş günlerini onlarla geçiriyordur, bir haber alırsınız Kelebekler Vadisi'ndedir, bir haber alırsınız Olympos'un tepesindedir, bir haber alırsınız evleniyor diye, bir haber alırsınız ayrıldı diye… Sözün kısası, ”Yaşar” adının geçtiği her an, yeni bir olaya ya da yeni bir sürprize hazırlıklı olmalısınız.
Kayboluşundan birkaç ay sonra ortaya çıktı Yaşar, elinde bir kaset. Ortadan yok olduğu dönemde Almanya'daymış bizimki.
- Peki nasıl gittin oğlum, para yok pul yok!
- Otostopla!
Doğrudur. Yapar!
- Ne yedin, ne içtin?
- Tanıştığım herkes, bir şeyler verdi bana.
Doğrudur. Verirler! Sevilesi adamdır Yaşar Kurt, özel adamdır.
- Nasıl geçindin peki?
- Köln meydanında gitar çalıp şarkı söyledim, dinleyenler de para attılar önüme.
Doğrudur. Atmışlardır! Yaşar'ın şarkılarını dinleyip de kayıtsız kalanı görmedim. Bu tarz müziği sevmeyen ve ilgilenmeyenler de dahil olmak üzere. Köln meydanı böyle yeteneklerle dolu, biliyorum. Bir köşede pantomim yapan bir adam, bir köşede bir laternacı, renkli tebeşirlerle yerlere orijinal resimleri kopyalayan gençler bir köşede, bir köşede mızıka çalan biri, demek ki bir köşede de gitarıyla Yaşar dikildi. Ve bu gösterileri izleyenlerde, kayıtsız kalamaz, boşaltırlar yere cebindeki bozuklukları… Bozukluk lafına aldanmayın, değerlidir gavurun parası.
Derken, müziğinden hoşlanan eli gitarlı bir Alman genç yaklaşmış yanına, başlamış Yaşar'ın müziklerine eşlik etmeye gitarıyla. Sıfır Almanca, dörtte bir İngilizce, dörtte üç Tarzan'ca, müzik Türkçe ama melodi evrensel, anlaşmışlar sonunda. Gece olmuş, Alman genç “gel” demiş, ”Nereye?” “Bir arkadaşın yerine”. Biraz da “elin adamı tarafından nereye götürülüyorum”un tedirginliğiyle takılmış Yaşar, Heinrich'in peşine, beraberce Stephan'ın yerine gitmişler. Stephan'ın yeri, meğer stüdyoymuş. İçkiler içilmiş, dil yokluğunda müzik konuşmuş, Yaşar iyice kafayı bulunca “Stephan birader koy şuraya bir boş kaset” demiş ve dalmış stüdyoya, o anda aklına gelen bütün şarkıları okumuş ardı ardına. İşte “elindeki kaset” dediğim bu kaset.
“Şimdi” dedi “bu müziklerin alt yapıları çalınıp, bu kasetle eşlenecek ve kaset tamamlanmış olacak, sonrası çoğaltmak ve dağıtımını sağlamak, işte ilk kasetim çıkıyor böylece! ” Dedim ki: “Deli misin! Bu, senin içtenlikle söylediğin, müthiş anılara sahip bir kaset. Alt yapı üst yapı boğacak müziğin doğallığını, geri plana atacak şiir kalitesindeki sözlerini. S*ktiret! Bırak, böyle çoğaltılıp dağıtılsın!”
Sonrasında kaybolan ve İstanbul'u bir süre terk eden ben oldum, koptuk yine. Bu arada benim çok geciken askerliğim girdi araya, Ankara'ya gittim. İzinli olduğum bir hafta sonu bardayım, sahnede canlı müzik yapan gençler var. Bir baktım, çocuklar Yaşar'ın “Korku(Anne)” şarkısını söylüyorlar. Hemen gittim yanlarına “Siz nereden biliyorsunuz bu şarkıyı?” “Yaşar Kurt'un kasetinden” “Kaset mi? Çıktı mı? Hadi ya!” Koştum bir kasetçiye, aldım hemen, taktım teybe dinledim. “Sokak Şarkıları.” Kapak da güzel, ilkel insanı anlatan o çok sevdiği figür kaset kapağında. Aynen konuştuğumuz gibi doğal haliyle çıkmış kaset, keyiflendim, bana neyse! Askerdeyim, psikolojim normal değil, yalnızım ve o sırada alabileceğim en güzel hediye, bir “dostun” başarısı ve sesi!
Barda müzik yapan çocuklar aradı bir gece, askerde görev yaptığım yerden. “Abi bu gece Yaşar Kurt bizim barda söyleyecek.” Hemen fırladım gittim o gece bara. Yaşar'la nasıl sarıldıysak birbirimizi görünce, sahnede oturduğu tabureyi devirdik önce, sonra mikrofon büyük bir gürültüyle düştü yere, biz de sendeleyip kolonun üzerine düştük. Kaseti çıkmış, tanıtım turlarına başlamış, ne güzel!
Sonra duydum, toplatılmış kaset ve yasaklanmış. Şarkı birilerini rahatsız etmiş. Neden? Savaş karşıtı bir şarkı kimi rahatsız eder? Savaş yanlılarını elbette. İyi de kim savaşı savunur? Ancak şarkıda “asker” sözü geçmediği ve “askeri aşağılayan” bir ibare olmadığı için dava düştü. Yoksa “savaş karşıtı olmak” gibi saçma bir “suç” girecekti dilimize…
Bu kasetten sonra bir ayağı Almanya oldu Yaşar'ın. Ve aşık oldu Yaşar, Lili'ye. Aşık olmakla kalmadı beraberce bir de “Rosa” yaptılar. Daha da sık gider oldu Almanya'ya yani karısına ve kızına. Ama “garip”tir “yurda dönme özlemi”, en istemeyenler için bile! Bu konuda uyuşamayınca Lili'yle ayrılmak zorunda kaldılar, mahkeme de Rosa'yı anneye verince, Yaşar sadece kızı için gider oldu Berlin'e. Aslında sadece Rosa için bile Berlin'de kalabilirdi, ama “alışmadı” bir türlü. Ve ikinci kaseti “Göndermeler”de anlattı bunu:
“Uzun uzun anlatamam her şeyi
Böyle olsun istemedim ben de
Sakın kal deme bana
Gidiyorum, alışamadım bu kente”
Bağlama da çalan ve türkülere aşık olan Yaşar Kurt, bu özlemini ikinci kasetinde dinleyenlere iletti. Aşık Veysel'den, Pir Sultan'dan türküler söyledi, üstelik yine kendi tarzında. “Türkçe, rock müzik için uygun bir dil değil” diyenlere inat, türkülerin bile bu formda aktarılabildiği gösterdi.
Sahnede izlediniz mi bilmiyorum ama izlemelisiniz. Başta da dedik ya, adam tiyatrodan gelme malum, her şarkısının da bir hikayesi var, işte o hikayeleri de dinleyebilirsiniz ağzından ve ardından gelen şarkı daha bir sarar sizi. Sarmakla da kalmaz, duvardan duvara vurur, ne olduğunuzu şaşırırsınız.
“Sokak Şarkıları” kasetinde bir şarkı var “Hadi baba gene yap” diye, hatırladınız mı?
“Çocuk, babasıyla trenin kalkmasını beklerken, şapkacıyı görmüş ve şapka istemiş babasından. Beğenmiş bir şapka, almış babası da. Trene binmişler, tren hareket etmiş, ama çocuk camdan sarkıyor. Baba uyarmış “sarkma oğlum, şapkan uçacak.” Ama “çocuk” bu dinler mi? Baba da ders olsun diye çaktırmadan almış kafasından şapkayı, saklamış arkasına. Çocuk “şapka gitti” diye ağlayınca, babası işte o çok önemli hayat dersini vermiş: “Gördün mü? Babanın sözünü dinlemezsen böyle olur işte! Ben şapkanı geri getiririm ama sen de söz ver bundan sonra babanın sözünü dinleyeceksin! .” Çocuğun derdi şapka, hayat dersi değil ki, hemen “söz” demiş. “Şimdi kapa gözlerini” kapamış çocuk gözlerini, babası da koymuş tekrar şapkayı kafasına. Çocuk açmış gözlerini, bir de bakmış şapka kafada, çıkarmış şapkayı, atmış, trenin penceresinden ve demiş ki: “Hadi baba gene yap! ”
Hatırladınız mı şarkının sözlerini:
“Hani bana yalan söylerdin ya baba
Özgür kırlangıçlardan söz ederdin ya
Çok paramız olacağından
İşlerin iyi gideceğinden
Hadi baba gene yap!”
Derken üçüncü kaseti geldi: ”Reflex”
ve ilk klibini çekti nihayet “Durmadan” adlı bestesine. Ne yazık ki çok az izleyebildik bu klibi ve yeterince tanıtamadı kendini medya yoluyla… İstiyor muydu peki? Kendisini görünce siz sorun bunu, her şeyi de bana anlattırmayın.
İsmi lazım değil, üretmekten aciz, hatta yorumlamaktan bile aciz nice sanatçı(!)nın klibi onlarca kez geçerken, Yaşar'dan klibini gösterme karşılığı, yeni bir kaset çıkaracak parayı istediler neredeyse televizyonlar.
Tırnaklarıyla buraya kadar gelmiş ve yokluk içinde üçüncü kasetini çıkarmış Yaşar Kurt'u (arkadaşım olduğu için değil) bir sanatçı olarak ayakta alkışlıyorum. O daha kaseti çıkmadan şarkıları söylenen adamdır.
“Poseidon Macerası” diye bir film vardır, ”Titanic” benzeri. Gemi ters döner ve bir rahip önderliğinde insanlar çıkışa doğru giderler. Son çıkış noktasına, bir sürü kayıp verdikten sonra ulaşırlar. Ancak o çıkış noktası da, boşlukta duran bir vana ile açılmaktadır. Yani o vanayı açacak kişi, vanaya sıçrayarak tutunacak ve vanayı açtıktan sonra yapacağı bir şey olmadığından, kendini boşluğa bırakarak hayata veda edecektir. Sonuçta gereken bir “kamikaze”dir. Rahip gönüllü olur. Ama son sözü şudur : “Buraya kadar gelmeyi başardık, bir sürü kurban verdik, bari burada yardım et!”
Aydoğan TEMEL
Habershow - 30 Kasım 2005
|