|
Okumuş Çocukların Üçüncü Albümü
Bir bilgisayar oyununun dijital kahramanının mı desek, piyonunun mu, neyse ne artık; oyunu sırf oyunun bir sonraki level’ını görme merakıyla, kendi eğlencesinin selámetine oynaması misali.
Hem bir kumandanın ucundasın hem de oyunun sürprizlerini kendini aşarak sen belirleyecekmişsin sanki...
Oyun işte...
Hayat çünkü, hakikaten eğlenmeden çekilmiyor.
Ve her oyun, bir fon müziğine ihtiyaç duyuyor.
Benim geçen haftaki fonumda Vega’nın Hafif Müzik’i döndü durdu.
Grubun, (Tamam) Sustum ve Tatlı Sert’in ardından piyasaya çıkan üçüncü albümü Hafif Müzik, ‘okumuş çocuklar’ın evliliğinden doğmuş bir albüm.
Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz’ün albümünün ilk klibi, Serzenişte’ye çekildi bildiğiniz üzre...
Sony BMG’den çıkan albümün ilk klibinin kartonetiyle aynı mantıkta olmasına özen gösterilmiş.
Bilgi Üniversitesi öğrencilerinden Onur Sönmez ve Uçman Balaban tarafından hazırlanan klipte Vega üyelerinin gerçek görüntüleri, ‘cut-out’ denilen bir animasyon yöntemi sayesinde (Bunun Türkçe’de bir karşılığı var mıdır bilemiyorum, bilgisayar tabirleri beni aşıyor. Fakat kes-yapıştır, sonra da iki ayrı bünyenin tabiatı birbirine nüfuz edebilsin diye iyice karıştır tadında bir kolaj modeli olsa gerek diye tahmin ediyorum) animasyon efektleriyle bir araya getirilmiş.
Klibin arz ettiği görüntü, hálet-i ruhiyeyle birebir uyuşuyor yani.
Şarkı da keza:
‘Masumsun sen bana göre / Benimse kırk tilkiyle şu beynimde / Ne işim var savaşlarda / Boyalarla gözlerimde? / Belki de geçmişimde bir yerlerim yara aldı / Yok belki ben öldürmüştüm / Yaralanmam palavraydı / Belki hiç anlatmadım / Diyeceklerim yarım kaldı / Yok inanma; bir şey yoktu / Söyleyeceklerim yalandı / Zaten yalandı...’
GAME OVER YAZAR AMA OYUN SİZSENİZ, BİTMEZ
Yalansız yaşamaya çalışırken yalan olmak var ya hani...
Gökdelen tepesinden düştükten sonra hop diye ayağa sıçrayarak iki ayağı üzerinde dikilip omzundaki tozu silkeleyen çizgi film karakterlerinin bir bilgisayar oyununun yazılımına hapsolmuş dijital bir versiyonu gibi yaşayınca her günü, her ‘aşama’da, birkaç kez ölüp, sonra yine diriliyorsun.
Hayatın her aşamasında şaşkınlıkla bakınıp şekilden şekile bürünürken, üzerine geçirdiğin şeyler sanki o günün rengine uygun bir kalkan olacakmışçasına, her gün giyinirken deri değiştiren bir bukalemun gibi hissederken, araziye uyarken, uymaya çalışırken, geçen hafta, fonda Vega çalıyordu:
‘Ama ben, ben sahiden ben her neysem işte / Ağladım, boyam aktı / Her gün sana yenilişte / Biraz sev sakinleştir / Sevdiğinim ben işte / Sevgilin serzenişte / Serzenişte...’
Hayat işte: Yapacak bir şey olmayınca, gibi gibi, teşbihlere, metaforlara, alegorilere doyamıyorsun.
Sonra yine bu kez kendine seslenerek: Masumsun sen...
Sonra yine: Serzenişte...
Kendinle sarmal bir muhabbette iki satırlık anlam ararken, hayatını bir eksene oturtmaya çalışırken...
Fonda Vega çalarken...
Oyun işte: Hayat dediğiniz...
Tabiri caizse, tepegöz kuşağız ya, kendi hayatımızı merakla izlediğimiz bir oyunmuş gibi yaşarken...
‘Game over’ dendiğinde de oyun bitmez bilirsiniz. Oyunu her zaman baştan başlatabilirsiniz; oyun sizseniz.
Bakalım daha kaç level göreceğiz.
Ve bu arada, hayal bu ya: Umarım eğleniriz.
Hürriyet Gazetesi - 03 Aralık 2005
|