Ana Sayfa


















Text Reklamlar:

Yemek Tarifleri
Sağlık Kütüphanesi
Perde



Vega

> Deniz Durukan / Vega

 Biyografi | Diskografi | Fotoğraflar | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basında | Forum
Deniz Durukan / Vega

Maskelerin ardında ne var?
-Deri kadar orijinal bir maske yok, değil mi? Sıyırdıkça altından başka maskeler çıkıyor. Karşındakinin maskeli olduğunu bilmek insanı rahatsız eden bir şey. Bunun doğanın bir parçası olduğunu bilmek de “yaratan niye böyle yaratmış” sorgulamasına götürüyor. Yok mu şöyle denizanası gibi bir şey! Öyle bir şey olamaz mıymışız? Yeryüzü de, gökyüzü de, biz de katman katmanız. Dibi ne, en üstü ne? Görmeden yaşayalım diye yaratmışlar bizi.

Masumiyet ne ifade ediyor?
-Masumiyet doğada olan bir şey. Biz de doğadaysak eğer, bu işte bir tuhaflık var. Hayvanlar çok masum, o halde aynı doğada yaşayan bizler neden o kadar masum değiliz? Niye biz bu kadar pisiz. Katmanını da istemiyorum, içini, dışını da. Bir pislik var ortada! Kim zahmet ettiyse, etmeseymiş keşke. Masumiyet karşımdaki insanla kendimi kıyaslamamama neden olan bir kavram.

Kutsiyet?
-Kutsiyet varsa bize tükürün daha iyi diyorum. Kutsallık diye bir şey varsa, hepimiz kutsal olmalıyız. Tek tek değil, hep beraber. Bana göre kutsallık çok sade bir andır. Kendini, cismini düşünmediğin, bir yere değmediğin an kutsaldır. Yani kutsallık kavramı, duygusu o an senin yanından geçer gider. Yine denizanası örneğine döneceğim. Masumiyet, kutsiyet gibi kavramların bize listesi gönderilmiş. Bir salon var, hepimizin gözlerini kapamışlar ve içerisi sütunlarla dolu. Sürekli çarpıyoruz o sütunlara. Komik değil tamam mı, ben bu partiye çağrılmak istemem.

Bir yere ait olmak, aidiyet gibi kavramlar senin için ne ifade ediyor?
-Yıllardır Cihangir’de oturuyorum, ama oraya ait değilim. Gerçek anlamda anne kucağından başka bir yere ait olabileceğimizi düşünmüyorum. İnsanlar bir araya gelmeye, bulundukları yere isim vermeye, o yerin geçmişinden söz etmeye, geleceğini yaratmaya, kazık kakmaya ve değer sahibi olmaya mahkumlar. Onun için de gruplar kuruluyor. Bu grupların maksadını aşan, çok çirkin olanları da var. Bu nedenle kendimi hiçbir grubun içinde hissetmedim.

Bu aslında belli bir süre sonra yalnızlığı beraberinde getirmiyor mu? Yani seçilmiş bir yalnızlık bu.
-Evet, yine yanlış. Nokta kadar bir şeyiz evrende. Sen nereye aitsin? O kadar komiğiz ve çirkiniz ki! Maskeler, maskeler, sınırlar, sınırlar... Aidiyet ancak o anda bulunduğun yerin masasını kullandığın ölçüde masumdur, onun ötesini kullanmamak gerek. Dokunduğum masanın dokusunu, kokusunu hatırlıyorsam; bu kadardır. Burada kalmalı. Müzikte de öyle, aradığın şey suni olmadığında, bir zamanlar bir yerlerde ait olduğun, atmosferine girdiğin, kokusunu içine çektiğin bir şeyi anlatabiliyorsan, o masum bir aidiyettir. Hesabı kitabı olmaması gerekir. Bizim şarkılarımızda, melodilerde hesaplanmamış bir aidiyet ortaya çıkmaya başladı. Ama ben ne bundan söz ederim, ne de o atı oraya bağlarım. O atı oraya bağlayana da gülerim.

Sen şiir de yazıyorsun. Şiir ve delilik anı senin cephenden nasıl görünüyor?
-En başta çok rahatlıyorum. Ama yazmak zorlu bir yolculuk. Sıkıntıyla geliyor, yazınca çok rahatlıyorum.

Şarkı sözü ile şiir yazmak arasındaki farklar neler?
-Şarkı sözünü notalarla beraber yazıyorsun ve kolay oluyor. Ama yazdığın bir şiiri müziğe uyarlamak istediğinde her zaman başarıya ulaşamıyorsun. Çünkü şiiri olduğu gibi şarkıya uyarlamak zordur aslında. “Terelelli” diye bir şiir yazmıştım, şarkıya uyarlayamadım. “Yok” diye başka bir şarkıya dönüştü o. Şiiri parçaladık aslında. Arada öyle bir fark var.

Delilik ve yokluk o zaman...
-Ağzından bir kelime çıkıyor, o kelime karşındakine ulaşıyor. Ona ulaştığında sende öyle bir kelime yok artık. Bir kere böyle delice bir noktası var. İkincisi; söylediğinin, yazdığının tam tersi de gerçek. Üçüncüsü; ne yazdığını bilmeden yazmak apayrı. Üçüncü şık bana daha denk düşüyor. Çünkü yazarken ne yazdığımı bilmiyorum. Sonra kalkıyor o bana, bir şey diyor. Bu bir kere değil, iki kere değil, hep böyle. Orada konuşan biri var. Ya o deli ya ben.

Sabah yataktan kalkmak...
-Bu ara çok kötü. Çünkü geceleri uyuyamıyorum. Uyumam gereken saati aşıyorum. Dolayısıyla gündüzler kötü ve yetersiz geçiyor. Yetmeyen gece, yetmeyen gün, yapılan ne? Hiçbir şey yok aslında. Tutup bir şeyin ucundan silkelemeye çalışıyorum. En yakınımda olan Tuğrul’a da bunu göstermek zorunda kalıyorum, ama hiçbir şey yok! En basiti Tuğrul’a yemek yapmış gibi davranıyorum. O gelmeden yarım saat önce, uyduruk bir şeyler yapıyorum. Çünkü gün diye bir şey yok artık. Gün uzun olsa, yemek saatleri, kahve saati, temizlik saati diye zamanlar koyabilirsin kendine. O evreleri yaşamayınca uyanamıyorsun. Ama rüyalar olduğu yerde duruyor. Örneğin bu gece bir rüya gördüm, kampus gibi bir yerdeyim. İki kişilik bir sınıf, iki de öğretmen var. Aritmetik çalışıyoruz. Öğrendiğimi bir kenara yazmak endişesindeyim. Allahtan hoca söylediklerini bir kenara yazıyor. Benim önümde bir defter var, her yeri dolu. Temiz bir sayfa bulup tahtadakileri geçiriyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Şimdi bu rüyayı niye anlattım, o rüyada öğretmenin o denklemleri yavaş yazmasını dilemek, öğrenmek isteğinden kaynaklanıyor. Bu, ben bir şey bilmiyorum demektir aslında.

Çocuk...
-Çocuk deyince aklıma anne ve babadan başka bir şey gelmiyor. Kutsiyetten söz ettik ya, en saf hali sevginin. O iki yaratık arasında mevcut ve çok değerliyken, aynı anne ve çocuktan milyonlarcası var aslında. Buraya kadar güzel. Ama etrafında gördüğün bunca anne - çocuk için, değersiz oluşun; bu kutsal bağın ve paylaşımın, bencillikle beraberinde getirdiği zıtlık ve gerginlik de var. Keşke bir tane olsaydık, bu gerginlikler, bencilikler olmasaydı. İşin özü, komşu hakları da buradan çıkıyor. Komşum olmasın, ben de olmayayım.

Nietzsche?
-Cehalet kötü bir şeydir, herkes cahildir aynı zamanda. Ben de kendimi cahil buluyorum, çok okuyan ve yazan biri değilim aslında. yazarlarla, Nietzsche ile karşılaşmam herhangi bir insanla tanışıp muhabbet etmemden daha uzun soluklu olmadı. Böyle olmasından da keyif alıyorum. Nietzsche ile tanışıklığımız oturup bir kahve içmek kadardı. Çok da keyif almışızdır birbirimizden. Uzatmamak gerekir, zaten o da uzatmayı istemezdi.

Aşk...
-Çok basit anlamıyla, iki insanın arasındaki aşktan söz edersek, dünyanın çok şanssız insanlarla dolu olduğunu söyleyebiliriz. Aşk akılla da ilgili biraz. Ne aradığını, senin için gerçekten neyin kıymetli olduğunu bilirsen, bu erdemdir. Öğrenmen gereken, kendi rahatlığın, sağlığın için gereken bir çok şeyi öğrenmişsin demektir. İkinci aşama; etrafında dolaşan binlerce ruhun hangisi sana bunları verebilecek özelliklere sahip? Tespit edebiliyor musun, yani ne kadar körsün ve ne kadar görüyorsun? Bu da erdemdir. Aşama aşama yaşanan bir şey aşk. Diyelim bu iki aşamayı geçtin ve Allah’ın şanslı kulusun. O kişiyle karşılaştın ve çok mutlusun. Bir de onun ötesi var. Söyleşinin başından beri sözünü ettiğimiz bütün kavramları da geçebiliyorsan, arkanda bırakarak değil, yormadan yaşayabiliyorsan, demek ki sen de, o da akıllı.

Aşk içersinde aklı kullanan daha çok kadınlarmış gibi geliyor bana.
-O kadar kestirme, kolay ve doğru yolları var ki erkeklerin. Kadınların ise çoğu zaman o kadar uzun, saçma sapan yolları var ki... Ne onlar bizi, ne de biz onları tam olarak bilemeyiz. Ukalalık yapacak durumuz yok birbirimize karşı.

Vegayadavega.com - 03 Aralık 2003



Gönderen: epsilon_M  [01 Eylül 2007 09:30:50]
Okunma Sayısı: 312

 

Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle

Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar

Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri

Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam



Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır.
Copyright © 2007 Anatolianrock.com