|
U2
Sorumlu bir sanatçı mı yoksa kendini beğenmiş bir sahtekar mı? Select Dergisi'nin Bono'yu kapak konusu yaptığı sayısında Dublin'deki günlerinden Zoo TVdeki vurgununa değin pek çok dost ve düşman'a bu sorular soruluyordu. Gerçekten Bono bu çelişkiyi yaratan bir tutum içinde gözlemleniyordu. Sansasyonel oluşu Jackie Hayden'a göre medya ve müzik piyasasının bizzat ondan ortaya çıkarmak istediği imajla ilintili. Dünyanın tüm sorunlarına eğilen, hatta onları omuzlarında taşıyan Bono: Bu kurnazca bir reklam. 'Bu onun bir yüzü' diyor Jackie ve ekliyor:
"Asıl Bono ise kendini tüm zayıflığıyla tanıyan, ne olduğunu bilen Bono'dur."
U2'ya çok yakın isimlerden Barry Devlin ise Ona bu soru sorulduğunda önce sıradan basma kalıp sözler ederken yorumunun sonlarına doğru açılıp soruya en etkili cevaplardan birini veriyor:
'U2 adını verdikleri varlığı ortaya kovuşlarında çok dikkatli ve iradeli davranırlar. Bu bütünde iki aynı varlık, yani, dört adam ve herbirinin ortaya koyduğu ile U2 adını verdiğimiz dev ortaya çıkar. Onların dışında hiç kimse bu bütünün işlevini bu kadar iyi göremez. Tavsiyeleri dinlerler fakat aşırıya kaçmadan. Kendi yörüngelerini Kısaca onlar kendilerini bilirler. Videokliplerde mesajlarını iletirler. Fakat görsel işlevlerinden ötesinde Amerika'nın beklentisiydiler. Son turnede Bono'dan dünyayı kurtarmasını isteyenler bu kez ondan Amerikan Müzik Endüstrisi'ni korumasını beklediler'.
Premier Talent'in başkanı, U2'yu ilk kez Amerika'ya tanıtan Frank Barsalona büyük şöhretten önce tanıdığı ve destek verdiği gruba ilişkin bir anısını anlatıyor:
"Grubu ilk kez dinlediğimde oradakilerden sadece 100 kişi alkışçılardandı. Geri kalanı sessiz ve hatta kusur aranmakta olan dinleyicilerdi. Başladılar. Hareketlerinde, hiçbir panik yoktu. Oldukça rahattılar. Az sonra, evet bir iki parçadan sonra tüm bu 2200 kişi hepsi alkışlayanladan oldu. Sahne performanslarındaki doğallık o günden göze çarpıyordu. Bono'daki özgüven grubun diğer elemanlarına da yansıyor. Bu da onların kitleleri cezbetmesindeki etkenlerden biri"
Frank'in bu gözlemi bana 'lemon' parçasının videoklip'indeki görüntüleri anımsattı. Birkaç kez izlediğim bu clip'te Bono'nun yüzündeki ifade altı buçuk dakika boyunca değişmiyor. Mikrafona eğilir gibi yaparken kameranın balık gözünde sanki üç boyutla size yaklaşıyor. Bu yansımasında sizi rahatsız eden birşey var. Sonunda uygun kelimeyi buldum. Aşın özgüven duygusu bu. Fakat Bono'da büyük şöhretin yarattığı veya azdırdığı şımarıklık değil bu kesinlikle.
Anımsayacaksınız; MTVnin ele avuca sığmaz ekranında arada bir yine o soğukkanlı yüzüyle çıkıp 'Bosnalılar, yalnız değilsiniz. Biz ne sağır ne de körüz. Durumunuzu biliyoruz.' diyerek teselli vermeye çalışıyor. Bu Jackie Hayden'ın az önce aktardığımız yorumuna koşut bir örnek, medyanın yansıttığı Bono'dan başkası değil. Ancak bunu bir kusurmuş gibi veya haddini bilmezlikmiş gibi yorumlamamak gerekli. O ve grubu yarattıkları müthiş 'sound'la kulaklarımızdaki en bakir bölgelere sokulmayı başardılar. Öyleyse biraz politik olmaktan ne çıkar. Üstelik ülkeler arası, global politikadan...
Sanırım U2'nun şarkı sözlerindeki şiirsellikten söz açmanın zamanı geldi. Bu dev'in cazibesiyle, en dolaysız ilettiği de bu.
Aslında ilkin çarpıcı liriklerle vuruyorlar. 'Vahşi atlarını kim sürecek şimdi', 'Tehlikelisin çünkü dürüstsün'...Herbiri içimize işliyor ve kendi Özel dünyamızda özgüven yaratıyor(...)
Dikkat ettiniz mi? Zooropa, Achtung Baby kadar hızlı çıkmadı. Bu sizde düş kırıklığı mı yarattı? O zaman bir öncekini dinlemeye devam edin. Karanlık sabahlarda gün doğmamış gibi olduğunda, başlarken The Fly'ı dinlerseniz cesaretlendiğinizi hissedeceksiniz.
Farkındayım; yazı aldı başını gidiyor. Çalıntı'nın bir önceki sayısında duyurulan bu başlıktaki yazıyı okuyorsunuz. Yanılmadınız. Fakat içten içe beklentilerinizin dışına çıktığımı görüyorum. Bono bundan haberdar olmayacak. Öyleyse fazla zorlamayahm kendimizi. Üstelik Select'te bu azıyı bulup size aktarmak istediğimizde "kuru çeviri" yapmaya karar vermiş olsak bile, yazma sürecinde ortaya farklı şeyler çıktı. Onlar önemsiz şeylerden bahsediyorlardı ve çoğu röportajcı Dermott'a Bono'ya ilişkin övgü veya cüretkar yergi dolu sözler sarf ediyorlardı. Bence biz gönülden dinleyiciler işin aslı astarını biliyoruz. Belki 'One' şarkısının sözlerini çevirip duvarınıza asmış olabilirsiniz. Yine de ben Türkiye'de U2'nun fanatikleriyle tanışmadım. Nedense bu grup Depeche Mode kadar olamadı burada. Oysa bir dostumun yorumu beni heyecanlandırmıştı. Songs Of Faith and Devotion'ı ilk dinlediğimizde Depeche Mode'un U2'ya öykündüğünü söylemişti. Böyle düşündünüz mü siz de.
Elmalarla armutları aynı sepete mi koyuyoruz yoksa?
Biz onlara dönelim öyleyse;
Dermott'un yazısında ilkin Sinead O' Connor çıkıyor karşımıza. O meşhur görüntüyle bir vesikalık fotorafının yanında kısacık bir yorum: Bono'yla ilk karşılaştığında Bono ona bir Ella Fitzgerald albümü vermiş. Bu albümü sevmiş Sinead. 'Sanırım Bono iyi bir söz yazarı' diyor 'Büyük bir şarkıcı' demeyi de' unutmamış.
Koray Aker
Çalıntı Dergisi - 31 Ocak 1994
|