|
Pilli Bebek'le Kadıköy'de Birgün
Merhaba, çok klişe bir soru olacak fakat sizi bilmeyenlerin de öğrenmesi için hikâyenizi anlatır mısınız?
Cem: 92 yılından 99'un sonuna kadar Ahmet Başbağlar, Sonat Özer, Metin Yücel, Gürcan Konanç'la birlikteydik. 2000'den itibaren, Cem Kısmet ve Cudi Genç olarak Pilli Bebek'in yükünü sırtlamış durumdayız. Cudi ile bir gün bir müzik mağazasında enstrüman denerken tanıştık ve yedi buçuk yıldır da birlikteyiz. Birbirimize duyduğumuz ihtiyaçtan olsa gerek aynı mahalleye taşındık. Ve uzun süre komşu olarak da yaşadık. Bu dönemde her gün bir araya gelip kafayı çektik, konuştuk, çaldık.
Peki, Pilli Bebek müziğini nasıl tanımlar, tanımlanmak istediğiniz kelime/cümle ne olabilir?
Cudi: Kendimize ya da müziğimizi yaparken her hangi bir cümle, kelime veya bir tanım düşünmedik. Müziğimiz, hayatlarımızdan çıkan bir şey, yaşadığımız hayatın bir uzantısı. Son zamanlarda barkarol diye bir şeyle karşılaştık, daha önceden de bildiğimiz fakat içine girdiğimizde bize çok cazip gelen bir şey oldu bu. Portekizli denizcilerden çıkan, Venedikli gondolculara giren genelde denizcilerin söylediği şarkılardan oluşan, serbest formlu bir müzikal biçim, illa tanım gerekiyorsa, barkarolün arkasında durabiliriz.
Cem: Evet, serbest formlu olması kavramsal olarak bize yakın.
"Olsun"la Pilli Bebek'in müzik tarzının biraz değiştiğini görüyoruz, bu Pilli Bebek'in duruşunun, tavrının değişmesi mi demek oluyor? Kendinizi tanımlayabileceğiniz bir manifestonuz var mı?
Cudi: Bu anlamda çok keskin hallerimiz yok, müziği de çok keskin bir şey olarak algılamıyoruz. Bir karşı saplantımız ya da üretirken saplantılarımız yok. Hayat sabit bir şey değil ve bu yüzden herkesin zamanla değişen, gelişen bir duruşu var dolayısıyla biz de müziğimiz için bir manifestodan bahsedemeyiz. Mümkün olduğunca rahat ve özgür olmaya çalışıyoruz; barkarolle ortaklaştığımız nokta da bu ve sorunun cevabı da, bence barkarolün içinde.
Cem: Duruşumuzun ne olduğuysa, çok yaşamsal bir soru, bizle gelip iki sene üç sene takılsan sen de bir şey çıkarırsın ama Abidin Dino'nun bir lafı vardır hani, "İnsan kendini tanımlayamaz ancak başkaları onu tanımlayabilir." der. Yaptığımız iş duruşumuzu koyuyor ortaya.
“Rock’n Coke gibi festivallerde yer almadık ama Giresun, Erzincan gibi birçok ilde sahne aldık.” demişsiniz bir röportajınızda. Bunun ardında bir neden var mı özellikle Rock’n Coke gibi festivallere dair ve de şehirlere göre bu dinleyici kitlelerini biraz kıyaslar mısınız?
Cudi: Biz müzikle var oluyoruz, yaptığımız başka bir şey yok ve bundan memnunuz. Ben kendi adıma söyleyebilirim ki, her yerde çalarım. Sahneye çıktığımız anda zaten bir iç dinamik yakalayıp çalıyoruz, bu şimdiye kadar gittiğimiz her yerde olumlu oldu. Genel olarak bakarsak, orada o sorun, burada bu sorun var. Fakat bu her işte, her ikili ilişkide var. Kendi adıma ben çok sıcak bakmıyorum ayrımsayan yargılara.
Cem: Biz Ankara'dayken merkez bir ilde olduğumuz için Doğu'ya gitme imkânımız daha çok vardı. İstanbul'daki birinin sürekli Antep'e, Erzurum'a gitmesi belki daha zor olabilir, biz ise Ankara'da olmamızın avantajıyla istediğimiz yere gidebiliyorduk. Bir de Doğu'yu kendimiz tercih ettik. Genel bir tavır olarak Anadolu'yu çok fazla bilinmiyor ve bilinmediği için, İstanbul'daki "aydın" azınlığın yaratıları da yaşadıkları çevre dâhilinde oluyor fakat Türkiyeli olmak sadece İstanbul'da olmak değil. Anadolu'daki insanlara gitmek, onlara müziğimizi vermek bizi İstanbul'da konser vermekten daha çok sevindiriyordu.
Ozan: Anadolu insanı daha içten bir dinleyici, hem aç, hem meraklı; bir de kendinden bir iki bir şey yakaladığı anda dinlerken de mutlu olan bir insan.
İstanbul ve metropol şehrin insanı eleştirmek için dinliyor, hani sanki "Nereden vurabilirim? Nereden şunu yakalayabilirim?" diye dinliyor. Büyük şehir insanı ya coşuyor -o da şehrin mekanik coşkusu zaten- ritimle, soundla ama parçada söz olduğunda çoğunlukla sözü popüler mantıkla dinliyor. Oysa Anadolu insanının çok daha farklı kıstasları var. Benim yokluğumda Cem ve Cudi’nin gittikleri konserlerden de daha çok tat almaları da bununla bağlantılı bence.
önemli bence gerçekten İstanbul'daki adam çok rahat ulaşabiliyor bir şeylere, Anadolu'daysa bu şans daha az sanırsam.
Cudi: Aslında ben ilgilenen herkesin ulaşabildiğini düşünüyorum ama ancak birebir iletişime geçtiğin anda ortaya çıkabiliyor bu. Yani algı biçimiyle ilgili biraz da.
Evet, ama mesela bir de şöyle bir şey var, bir şehre gittiğinizde siz, o şehirde ilgili ya da ilgili olmayan birçok insan belki hiç bir şekilde rock dinlemiyor ama "Aaa, biri geldi!" diyerek dinleyebiliyor sizi. İstanbul'daysa; Taksim'de, Kadıköy'de ya da benzer yerlerde, bir şekilde zaten ilgilenen adamlara ulaşıyor müzik biraz da.
Cem: O kumpanya anlayışı hala devam ediyor gerçekten Anadolu'da. Biz de biraz sirk gibi gidiyoruz gittiğimiz yerlere. (Gülüşmeler...) Mesela Doğu’da İstanbul'daki gibi bir bilgi yarışı trendi yok. Bilgi yarışı, insanın insana yabancılaşmasını da getiriyor; birey internet üzerinden bilgi alıyor. O bilginin büyük bir kısmıysa çöplük… Doğu'daki insanlar arasında böyle bir eğilim yok. Dolayısıyla yabancılaşma biraz daha az, ilişki kurma biçimleri daha farklı.
Peki, siz de Ankara çıkışlısınız, son döneme baktığımızdaysa Ankara'dan çok fazla müzik gurubu çıktığını görüyoruz. Ankara'da rock müziği dersek neler söylersiniz?
Cem: 70’lerde, 80’lerde Arı sineması ve bazı yerlerde Amerikan Kültür'ün (vb.) düzenlediği -Avrupa değil de daha çok Amerika merkezli- bir blues anlayışı varmış; oralara takılmış eski kuşaktan birçok insan var. Aslında rock, sonralarda biraz daha vücut bulmaya başlıyor; Yüksel Caddesi, Karanfil Sokak gibi yerlerde kümeleniyor insanlar. Onların enerjisiyle yükselen değer haline geliyor Ankara’da rock. Dünyada rock’ın popülaritesinin artmasıyla, 1980lerin sonlarına doğru bir hareketlilik başlıyor ama mesela, biz çalmaya başladığımız dönemlerde yoktu rock gurubu. Hatta distortion çalmaya başladığımızda gelip gitar mı bozuk diyenler oluyordu ama malum herkesin kendine ait bir biçimi var, bizle örtüştüğü için biz de vazgeçemedik bozuk gitarlardan, halen daha da bozuklar. (Gülüşmeler...)
Sen biraz değindin soracağım soruya ama biraz daha açarsak, rock ne demek? Aslında isyanla doğan blues’un Amerikanlaşması rock ama belki bir yerlerden de olsa isyanla bağdaştırabiliriz. Peki ya son zamanlarda kazandığı popülarite, rock’ın duruşunu nereye götürdü yani rock’a ne oldu?
Cem: Yıkılan her tabunun yerine konan şey zamanla tabulaşır; rock’ta da bu oldu. Rock; 1940’lardaki James Dean ekolünün çocuklarına, Amerikan gençliğine, 17-18 yaşında hemen ehliyete sahip olup babalarının 53-54 model arabalarına binmeye çalışanlara karşı, 68 Kuşağı’nın getirdiği bir anlayıştır aslında. O gençliğin tam karşıtıdır, onlara tepki olarak, uzun saçlar, uzun sakallar gibi oradaki James Dean imajının tam tersi bir imle karşılık vermişlerdir. Ama tabii ki olan biten tüm değişimler gibi zaman içerisinde kendi tabusunu kurmuş, uzun yıllar uzun saçlı olmayan, siyah giymeyen rock’çı olamaz gibi kurallar oluşmuştur. Bugün de aslında başka bir yere gidiyor rock, sonuçta o çeşitlenmeyi yaşamak zorunda çünkü endüstrinin içerisinde. Nihayetinde rock da popüler müziktir, o yüzden değişimin de kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Endüstrinin, eğilimlerin yönlendirmesi, bazen de belki tabanın yönlendirmesiyle başka yerlere gidiyor.
Cudi: Ticari bir meta sonuçta. İsyan üzerinde dikkatli durulması gereken, önemli bir şey bu açıdan. Müzik türleri içerisinde hemen hemen her tarzda, mesela Türk halk müziğinde ben rock’tan çok daha fazla ayakları yere basan, isyankar, düşünsel anlamda çok daha derin ve anlamlı bir altyapı görüyorum. Rock müzikten bahsediyoruz; bu hepimizin bir şekilde şekil olarak kullandığı bir şey olabilir ama düşünsel bir ayrıntı söz konusu, tarzın çıkışı belirleyici bunda da bence. Amerika'dan çıkmış bir tarzı konuşuyoruz çünkü.
Ozan: Amerika’da R&B - Pop yapısında belli bir söz yapısı var ya, o söz yapısı “yeni rock” olarak dayatılan müziklerde aynen kendini koruyor ama sadece soundın distortionun olması, volümlü olması, hacimli olması, rock dedirtiyor gibi bir anlayış var. Aslında biraz önce Cem'in anlattığı gibi; rock’ı ortaya çıkışındaki duruşuyla ortaya koyan gruplardan tamamen bağımsızlaşmış bir halde; yeni rock şu anda sadece pop kültürün farklı bir soundda dile getirilmesi, en azından benim son zamanlarda TV kanallarında gördüğüm bu. Türk rock dediğimiz şeyde de sözlere bakınca müzikle çok da fazla alakası olmayan, “Söz yazalım üstüne de bir rock parçası çizelim.” anlayışlı bir portre oluyor. Biraz önce de dediğimiz gibi bir ticari meta yani aslında sadece.
Peki, bir şeyler yapmalı mıyız? Müzik diyoruz, bir sanat dalı ve sanatın metalaştırılması çok da hoş değil, buna karşı koymak için neler yapabiliriz?
Cem: Müziğin bir sanat dalı olması fikrine ben pek de katılmıyorum. Yani tabana ve genele bu kadar yayılması da sanat olmadığını gösteriyor, ticaret yapılıyor sonuçta. Bunu sanat doğrultusunda yapan kişiler de var tabii ama bunun olması için birçok bileşenin olması gerekiyor; iyi söz, iyi müzik, iyi kayıt, iyi müzisyenler, iyi enstrümanlar (…) ve tabii yaratıcılık; Yaratıcı kadronun bir araya gelip birlikte bir şeyler çıkarabilmesi, belki o sinerjiyi çıkarabilmesi gibi şeyler.
Ozan: Dinleyicinin kafasının değişmesi gerekiyor. Geçen gün stüdyoda, birkaç genç arkadaşla karşılaştık. İkinci albümün ilk albüme göre çok daha sükûnet halinde olduğunu, “Eski albümün daha coşkun, daha gürültülüydü. Şimdi biraz yumuşamışsınız.” gibi bir şey dediler. (Gülüşmeler) Cem de güzel bir cevap verdi, Müziği yumuşamış ya da sertleşmiş diye ikiye ayıramazsınız. Gerçekten dinleyicinin müzikten beklentisinin nereden kaynaklandığını bulmak ve onu değiştirmek gerek. Ama bu sadece müzikle değişmez; resim, yemek, aile, ilişkiler var, aşk var… Müziğin tüm bunlarla bağlantısını kurdurabilirsen, distortion ya da clean, gürültü ya da gürültüsüzlük, alaturka veya elektronik farkından ziyade, bütün olarak anlatılmak istenene, müzikle sözün ne kadar üst üste bindiğine bakar dinleyici. Mesela ben CD’de, radyoda, orada burada, ne tarz bir parçayla karşılaşırsam karşılaşayım, özellikle söz varsa, -ben çok fazla çok fazla dinlemezdim sözlü müzik, son zamanlarda daha çok içine girdim.- dikkat ettiğim sözün ve müziğin bir bütün içerisinde olup olmadığı. Şu anda piyasadaki hiç bir müzikte ben bir tutarlılık göremiyorum; sadece çalınmış olmak için çalınmış melodiler ve sadece söz yapmak için yazılmış sözler... O yüzden sadece şiir okumak ya da sözsüz müzik dinlemek bana çoğu zaman daha keyif veriyor. En azından yaptığının arkasında duruyor çünkü adam. Sırf ‘uymuş olmak için’ yapmıyor, ne yapıyorsa onu ifade ediyor. Bir örnek daha vermek istiyorum bunun için de; geçenlerde Satriano’yla yapılmış bir röportajı okudum, ne hedefleyerek müzik yaptığını sorduklarında; -bilinir ki adam dünyanın virtüöz gitaristlerinden biri- “Hayatımın hiç bir döneminde daha hızlı, daha uçuk gitar çalıp da parça yapmadım. Öyle derdim olmadı çünkü önemli olan ortaya güzel bir melodi ve kompozisyon çıkarmaktı.” demiş. Adamın gerçekten derdinin bu olduğunu görüyorsun, gitarda çaldığı melodinin üzerine uyduruk bile bir şey bulunsa, tek başına vokal melodisi olabilecek bir gitar. Pilli Bebek'in de enstrümantal şarkılarında bunu hedefliyor; “Allah ne verdiyse solo yapalım” mantıklı bir anlayış yerine gerçekten vokal melodisi olabilecek melodilerle enstrümantal bir parça yapmak. İnsanların müziği doğru algılayabilmesi için bunu ayırt edebilmesi lazım. Ben de o yollardan geçtim. Yirmi dokuz yaşındayım, ben de on beş, yirmi yaşındaydım. “Gitar çalmak illa şöyle olmaktır, şunu kullanmaktır”, “Bir grubun varsa şu enstrümanların olacak.” vb. daha on beş yaşında beyne çakılmaya başlanılıyor ve bu kalıplara uymayan gruplar grup olarak görülmüyor; “Akademi Türkiye” ya da “Pop Star” gibi yarışmalarda aynı mantıkla işliyor. Piyasada, belirlenmişlerin aynısını tekrarlamak zorundasın ki doğru kabul edil. İlk önce o belirlenmişlerin yıkılması lazım. Onların yıkılması ise; biraz cengâverlikle, aksi örneklerle olacak. İyi bir satış olmayacak belki ama farklı türlerin, yapımların olduğunu gösterecek fakat bunun da bir kişi tarafından değil, çok kişi tarafından yapılması lazım. Bunların yanında da dinleyici farklı öğelerle sürekli bilgilendirilecek.
Cem: Bana biraz bu kısırdöngü gibi geliyor aslında---
Ozan: Veya hiç olmayacak.
(Gülüşmeler)
Cem: Müziği sert ya da yumuşak diye değerlendiren insanlar, dünyayı da birey olarak kendi beyinleriyle değil, yaşadıkları çevreyle düşünür ve değerlendirirler. Dolayısıyla bireysellikten oldukça uzaklaşırlar. Sosyallikten güç bulma, özgüven yıkıklığı vb. problemlerle yani karanlık bilinçaltlarıyla yaşar bu kişiler. Ozan'ın söylediği gibi, bunu birçok insanın yapması standartları bir yerlere taşıyabilir ama bir zaman sonra eleştiriler yine o sosyal çevrenin içerisinde olmaya başlayacaktır. Aslında müziği ya da sanatın herhangi bir dalının tabana veya genele yaymaya çalışma çabasının içinde mutlaka onun kabul görmesinin karşılığı beklemek de vardır, bu ise bana popülerleşme gibi geliyor.
Marjinal olanı “normal”leştirilerek marjinal yok edilmeye, ortadan kaldırılmaya çalışılmasıyla tarihin birçok aşamasında karşılaştık, bugün de karşılaşmaya devam ediyoruz. Rock’ı da ben biraz böyle görüyorum. Moda denilen şey mesela; metroseksüel tanımlamasından, her yere kadar.
Cem: Bir Erzurumlu için biz metroseksüeliz .(Gülüşmeler...) Fakat büyük şehirli için başka bir anlam taşıyoruz. Kavramların da tanımını İstanbul'a göre düşünüyoruz yani aslında.
Evet, doğru. Bir de mesela biraz önce çok önemli bir şeye değindi Cudi; Türk halk müziği. Ben daha çok aşık kültürüne geleceğim. Mesela Aşık Mahzuni’ye bakıyoruz ve “Katil Amerika”, “Ey Arapça okuyanlar Allah Türkçe bilmiyor mu?” gibi sözlerle karşılaşıyoruz. Şu anda müziğe baktığımızdaysa, -zaten âşık kültürünü ve yerel kültürü yok ettik küreselleşme denilen illetle- böyle çıkışlara rastlayamıyoruz. Tamam, bandrollü albümler, bandrollü yapılan her şey sansürleniyor, sonuçta birilerinin elinde olan şeylerden, sektörlerden bahsediyoruz, bunların sonucu olarak, izin verilmeyen şey söylenemiyor. Ama acaba bu konuşmamanın bir başka nedeni de var mı?
Cudi: Mesela Aşık Mahzuni'nin çıkışını punk ile yakınlaştırabilirsin. İkisinde de direkt, dolaysız bir söylem vardır fakat punk duruşu anlamında özünü bir - bir buçuk sene koruyabilmiş ve kendi içinden çökmüş bir müzikal çıkıştır. Ayakları ne kadar yere basıyordur o tartışılır ama asimilasyonla rahatça sistemin içine çekilmiştir. Bugün de punk olarak bir kutu içerisinde bir çengelli iğne, bir deri pantolon, yırtık bir tişört olarak sunuluyor.
Aşık Mahzuni çok başka yerlerden, çok bedellerle geçmiş, bir takım şeyleri derinleştirerek müzikal bir anlamla ifade etmiştir. Fakat bir şeyleri ifade etmenin çok çeşitli yolları var, illa da göze parmak yapmak zorunda değiliz.
Cem: Kaldı ki Mahzuni de, başka biçimlerde de ifade etmiştir.
Cudi: Evet ama akılda kalan slogan biçiminde olanlar oluyor. Ve konu, yapılan bir şeyin bandrollü olduğu zamana geliyor. Gerçekten çok ciddi ve politik derinliği olan bir şey yapıp bunu bandrolle de basabilir, kimseyi rahatsız etmeden yayınlayabiliriz. Ki sözlerden ve müzikten bahsettik, bizim albümde birkaç parçada yalnızlık teması var fakat “Biz yalnız kaldık ve şöyle oldu”dan ziyade bunu başka yöntemlerle ifade ediyoruz. İnsanın yaşamı içerisinde bir takım sözler anlam buluyor. Mahzuni'yi dışında tutarak bizim yaşadığımız gerçeklik üzerinden örnek vereceğim çünkü hepimiz bir bedel ödüyoruz ama o birçok bedelle bir yerlere gelmiştir; bana baktığında benim inandığım bir değer vücut buluyorsa, bandrollere hiç bir şeye gerek yok zaten, senden onu, ondan onu etkiler. Yani ben başarmışımdır bir şeyleri. Yapılan şeyin yaşamsal olması önemli bence.
Aslında ben biraz da bunu şuna bağlıyorum; sanatın birilerinin, bir -izm'in hizmetinde olmaması.
Cudi: Ben Dali'yi çok severim, bu tarz şeylerle ilgilenen çok az insan vardır sevmeyen zaten--
Cem: Dali o kadar popüler değil tabii.
Cudi: Tabii. Adamın hayatına bakıyorsun benim sansasyonel, popülist hatta faşist diyebileceğimiz bir adam. Ama mesela Hitler'in desteklediği müzisyenlerden birini dinledim ve çok hoş. Yani adamın yaptığı şey ve hayatı başka şeyler.
Ben aslında çok katılmıyorum buna, ben de mesela bir şeyler yapıyorum ama slogan atmayı sevmem çünkü o dediğime varıyor, bir şeylerin hizmetinde olamaz sanatsa eğer yaptığın, illa ki bir hizmet biçeceksek insanlığın diyebiliriz buna. Ama insanın üretimi onun bakmadığı bir yere varabilir mi? Yani ben neyi görüyorsam, neysem ben, siyasi görüşüm de neyse, hayata bakışımdan çıkmıştır, -ist değilsin sen sonuçta. Bunu diyorsun ama sen o “-ist değilsin sen”den çıkan bir şey o da. Ve üretiminin de ona daha doğrusu sen de üretimine yansırsın bence.
Cudi: Ama bu da bence, kalıplaştırmanın bir parçası. Bir takım değerlere inanmak ve hayatında yaşamak çok güzel bir şey; ama -ist'lik içinden gelen bir şey midir yoksa okunulan şeylerden mi çıkar, sosyal çevreni dayattığı bir kimlik mi?
Ben hep derim, insan sıvıdır, olduğu kaptan şekillenen bir varlıktır, doğuyoruz ve yetişiyoruz ve aslında buradan çıkışlıyız. Buna karşı tarafların en çok karşı geldiği nokta da; hayır, çok geleneksel bir ana-babadan çok muhalif, radikal bir birey çıkabilir. Ama ona gelenekler verilmiştir tamam fakat belki de yanında düşünebilmesi ve irade sahibi olabilmesi için alan bırakılmıştır ya da o alan engellenmemiştir bir şekilde.
Cem: Ama yine de o feodal, geleneksel yapının izlerini altmış yaşında bir yerde görebilirsin. Mutlaka bir şekilde çıkar yani bu. Bilinç farklı bir şey, insan kendini bir yerlere götürebilir ama alt bilincin ilerleyen yaşlarda vücut bulması muhtemel ve hatta muhakkaktır.
Ozan: Bir kural olduğunu iddia etmiyorum ama benim gözlemlediğim, üretimine sen'in yansıması resimde ve edebiyatta daha çok ön planda olan bir şey. Ressam ya da şair olarak etiketlenen kişinin yaptığının iyiliği sanki anlatmak istediği öğenin yaptığı işle ne kadar iyi gizlenmiş olduğuyla biraz örtüşüyor. Bir şair ya da ressamsan alenî resmetmek ya da yazmak yerine yaptığın ufacık bir figürle, kullandığın bir kelimeyle ifade edebilirsin söyleyeceğin şeyi. O zaman bandrole de gerek olmayacaktır. Shostakovich bir parça yapmış mesela ve öyle bir nota varmış ki o ifadeyle kullanıldığı takdirde politik görüşe karşı çıkıyormuş ve Stalin o notayı değiştirtmiş.
Cem: Stalin nereden duymuş ben çok merak ettim şimdi, biri söylemiştir kesin.
(Gülüşmeler...)
Ozan: Ben hatta bir yerde okudum ve şaşırdım. Mesela o haliyle bandrollü yapamıyor ve değiştirmesi isteniyor. Ama kamufle olarak bunu yapsaydı Stalin'in ruhu bile duymayacaktı ve başarılı olacaktı. Kamufle çalışmanın da sanatkârlık çatısı altında bir yeri vardır yani.
Cem: Bu arada, ben tekrar en başa döndüm ama, “Mahzuni gibi sesleri çok fazla duymuyoruz.” dedin ya, duymuyoruz doğru ama var. Duymamamız yok olduğu anlamına gelmiyor. Sivas'ta ya da -ben yine Doğu'ya getiriyorum ama… Çünkü Doğu'da yabancılaşma halinin oldukça az, küreselleşmeyse tabii hak getire, onlar daha çok, yaşamsal dertlerin içerisindeler. Ve o yaşamsal dertlerin içerisinde kimi şeyleri uygulama çizgileri de çok fazla değişmedi. Yani o âşıklık çizgisinden çok fazla çıkmadı. Araştırsan dünya kadar dosya vardır mesela, oralara gidip gizlice kaydedilip daha sonra onların müziğini çalarak bandrollü olarak ortaya çıkarmış bir sürü kişi var ama oralardaki aşıkların ya da bu tarz adamların çok azı biliniyor. Ya da oradan alınan bir parçanın klibi yayınlandığında akıllarına gelirse kenarda ufacık bir yazı çıkar, gerçek bestecisinin adı yazar. Fakat hâlâ âşıklık geleneğinin devam ediyor. Biraz da bu “Bir dost, bir post yeter bana.” anlayışının şehirlerde devam etmesi mümkün olmaması ama orada çobanın ya da köyün yaşam seviyesi çok yüksek olmayan insanlarının bu anlayışla yaşayabilmesiyle alakalı. Onlar için halen bir anlam ifade ediyor bir dost, bir post.
Daha kırsal, daha yerel diyebileceğimiz yerlerle büyük, modern şehirlerin farkına gelelim.
Cudi: İnsan, bence, her yerde bir şekilde var olabilir ve kendini koruyabilir ama pratikte büyük şehir hatta İstanbul üzerinden söyleyeyim, Ankara, İzmir biraz daha farklı ama burada gerçek bir yorgunluk, insanın doğru bulduğu değerlerden zaman zaman yaptığını kendi içinde meşrulaştırarak uzaklaşması ve sonra tekrar geri dönmesi, bunun sürekli yaşanması gibi yorgunluklar yaşanıyor. Daha kırsal yaşam formlarının uygulanabileceği yerlerse, bu küçük bir kır evi olabilir ya da başka bir şey de, fantezi değildir, herkesin oturup konuşunca “Evet abi, gitmek lazım.” dediği şeylerdir, giden insanlar da vardır, bir sene sonra “Of abi çok daraldık.” diye geri dönenler de fakat sorgulamadan bu tip şeyler yapma eğiliminde insanlar ama kırsal yerlerde insan ne yaparsa yapsın daha dingin ve çok daha amacından sapmadan, kendi hayatını da çok dejenere etmeden var olabilir. Bence aradaki fark bu.
Ben mesela insanların tüm mücadelesinin "sadece yaşamak" için olduğuna inanıyorum. Ve insanların "sadece yaşayabileceği" noktaya gelmesini düşlüyorum. Benim kırsal yaşamı arzulamamın nedeni de bu mesela.
Ozan: Aslında sadece yaşamak da değil de, kır evi mantığından yola çıkıyorum, “hayvan gibi yaşayabilmek”. Biz çünkü insan gibi yaşamak adına şehrin gerekliliklerine öyle bir alışıyoruz ki, sonra kırsal yaşama geçince taklaya geliyoruz. Oysa yapılması gereken belki de en başından o hayvansallığı yakalayabilmek, insanın çok düşünebilen zihninin kurgularına girmeden. Çünkü eninde sonunda şehrin o kurgusuna giriyorsun ve bu da elli altmışından sonra diğer yaşamı, kırsalı oluşturabilme, gidebilme arzusuna varıyor. Ama sen ondan çıkmak arzusundaysan neden en başta çıkmıyorsun onun içinden? İlla canının yanması mı lazım? Şehir, insanların o yaşam formlarına alıştırıldığı, vazgeçilemez hale getirildiği, çıkmak istediğindeyse tehdit edildiği tüm medya uyaranları, iş ortamları, toplum/aile düzenleri tarafından tehdit edildiği ve yeniden içerisine çekildiği bir yer. Eğer ben bundan bir şekilde kurtulabilirsem kendimi, kırda kesinlikle sıkılmam çünkü ben burada da kırda gibi yaşıyorum olabildiğince az, sadece gerektiğinde evden çıkarak... Ama birçok insan bunu kıramıyor. Mesela “Pazar günü evde oturmuyorum çünkü zaten bütün hafta içi oturuyorum iş yerinde.” diyor ama çıktığında da konvoy konvoy bir trafiğe giriyor. Şile'ye gideceğim diyor mesela, ama yolu üç saatte araba gazı altında geçiriyor. Sonra yüz elli bin kişinin denize girdiği, herkesin bağırıp çağırdığı; denizi, etrafı pislettiği bir yere gidiyor ve tatil yaptım diye dönüp pazartesi işe geri başlıyor. Mesela benim çok ilgimi çekiyor: her gazetede ailenizle hafta içinin stresli ortamını kurtulmanın yolları var. Peki, insanlar siz salak mısınız bütün hafta içlerini bu kadar işkencede geçirmek için mi bu kadar stres yaratıyorsunuz? Ama bu aslında senin en başta sorduğuna geri geliyor; müzik anlayışını değiştirmek için yaşam anlayışını değiştirmek lazım.
Evet, ben de ona dönecektim de çok farklı yerlere gittik. Geri dönelim, müziğin değişmesi için aslında, hediyeler dedik mesela. Hediye dayanışma, bir aradalıktır bence ama modern yaşamda bizlerin bir arada olduğu kimsenin kimseyi tanımadığı toplumsal bir aradalık değil, bir insanı gördüğünde “Kolay gelsin.” demek, zamanın varsa ona yardım edebilmek, bir şeyler öğrenebilmek belki ama bunların hepsi bizlerin ya da en azından benim bir şehir çocuğu olarak yaşayamadığım şeyler. Aslında sanatı, müziği değiştirmek de insanın yaşamını değiştirmeye, toplumsal yaşamı ama gerçek biraradalığı yeniden kurmaya varıyor.
Cem: “Kolay gelsin.”e takıldım ben. (Gülüşmeler) Selamlaşma halidir bu biraz, yabancılaşmanın başlamadığı dönemlerden kalan bir alışkanlık. Bana bu şey gibi geliyor, mesela ıssız bir sokakta yürüyorsun, bir doksanlık bir çöpçü yerleri süpürüyor ve geçerken de sana şöyle bir bakıyor.
(Gülüşmeler… )
Ozan: Kolay gelsin abi.
Cem: Oradaki “Kolay gelsin.” değil tabii söylediğim. (Gülüşmeler.) Şimdiki biçim bana ona da döndü gibi geliyor mesela.
Kendimden bir örnek verirsem ben sokaktan geçerken her bir şeylerle uğraşana kolay gelsin, iyi günler diyerek yürüyorum. Ve çok ilginç bir haberler karşılaştım geçen ayın içerisinde bir gün; bir çöpçünün kadınları nasıl pazarladığı.
(Gülüşmeler…)
Ozan: “Ben şimdi kime “Kolay gelsin.” diyeceğim?” (Gülüşmeler.) Önemli olan kollama tabii orada.
(Gülüşmeler…)
Bu da yine aslında medya, sürekli bir şeyler dayatan topluma varıyor. Mesela ben şeye de çok takılmışımdır, hepimize büyürken insanlara güvenmenin güzel bir şey olduğu öğretilir ama --
Ozan: Güvenmememiz için sürekli de itekleniriz.
(Gülüşmeler.)
Evet, yani "Sen çok safsın kızım.", "Pembe gözlüklerle bakıyorsun.", "Karşını kendin gibi sanıyorsun."---
Cem: "Ben sana güveniyorum ama..."
Ozan: "Karşındakine güvenmiyorum." (Gülüşmeler) Klasik ebeveyn yaklaşımı.
Cudi: İnsanların bir yerlere gelmesi gerekiyor, bir şeyler tüketmeleri, düşünmemeleri, şu kitabı okuduğunda sınırlı bir çıkaracakları olması (…), bunların olması için de insanların birbirine güvenmemeleri… Biz çok televizyonla alakalı insanlar değiliz, evlerimizde bile yok diyebilirim. Bilgisayarda işimiz dolayısıyla son dönemde kullandığımız bir şey, pek de sosyalleşme aracımız değil. Ama güvensizlik bazı noktalarda olmak zorunda. Gerçek diye bir şey var; biz büyük şehirde yaşamıyoruz, insanla bir aradayız, değişen bir akış var hayatla ilgili ve insanların ona adapte oluşu çok çirkin ama orada o televizyonda çöpçü kadın pazarlıyor anlayışı çok farklı bir amaçla yapılıyor.
Cem: Zaten bir im orada çöpçü.
Evet, tüm bunlar toplumsal yaşamı oluşturup bir aradalığı yok ediyor.
Cudi: Geçen bir şey izledim bir haber programında. Gördüm, ilgimi çekti, sesini açtırdım. Bir adam kötü bir şey yapmış da kamera bir o açıdan, bir bu açıdan onu çekiyor. Yani dedim “Ne yapıyor bunlar?” On beş kişi adamın üzerine çullandı ve adamı apar topar götürdüler. Ki adam ciddi bir biçimde teşhir edildi: “Şuradan bir adam, şöyle, böyle, şuradan su alır, burada sigara içer…” Orada o adam değil, toplumsal tabaka bir yerlere getiriliyor aslında.
Ozan: “Little Children” diye bir film vardı Kate Winslet'in, bir teşhirci çocuk sapığı bir adam var. Yüz elli, iki yüz kişinin girdiği bir havuza kendi halinde giriyor adam. Bir şey yapmıyor ama insanlar fark edip çocuklarını çıkarıyor ve adam yapayalnız kalıyor havuzda. Haberlerde her yerde onu gösteriyorlar, amaç o adam ve onun gibisini damgalayıp yok etmek oysa adamın normal bir hayatı var ama bir kere kötü bir şey yapmış.
Hedef gösterme diye bir şey de var zaten. Tamam, kötü bir şey yapan bir adam var. ama sen onu hedef gösteriyor, suçluyor, yargılıyorsun ve ona bir değer biçiyorsun; yanio insanı itiyorsun artık “Sen şusun.” diye etiketliyorsun. Ve ondan sonra o insan oraya bağımlı, o "suç"a devam etmesini sağlıyorsun.
Ozan: Ve damgalanmak kavramı var. Geçen biri birkaç ay hapis cezası yemiş ve okuldan atılmış mesela, çok garip geldi bana. Hapse girdi diye okuldan atılıyorsa eğitimden uzaklaştırıyor. Eğitim kavramına girmiyorum ama—(Gülüşmeler) Sen o adamı suça devam ettiriyorsun eğitmeyerek.
Peki siz nasıl bir dünya düşlüyorsunuz?
Cem: Yuvarlak.
(Gülüşmeler.)
Ozan: Ben bildiğin tavşanlı, maymunlu bir dünya istiyorum ya. (Gülüşmeler) İnsani kaygı ve dürtülerin geri planda kalabildiği bir dünya ama mümkün değil, geçtik onları.
Yapma be… Umut yok mu?
Ozan: Yok bence yani söylediklerimizle alakalı sen eğitimle, birçok şeyle insanlara “Şunu, şunu yapacaksın ve bunun aşarsan “dışarıda” kalırsın.” diyorsun ama sen o yaşamla kendi benliğinin dışında bırakıyor, işkence yapıyorsun insanlara. Ve bir işkencenin içerisinde yaşadıklarını da fark etmemelerini sağlıyorsun. Ama bu kadar alışmışken bunu değiştirmenin mümkün olduğuna ben inanmıyorum. İnanan varsa koşsun, ben de yardımcı olmaya çalışayım. İnsan kendi kendini yok etmeye programlı bir canlı çünkü. Hep aynı döngü oluyor. Tüm uygarlık tarihi de bu şekilde dönüyor, gelişiyor, ilerliyor, dünyanın miladı doğuyor, dünya kendini yok edecek her türlü teknolojiyi oluşturuyor, doğayı da rezil ediyor ve sonra tekrar başlamak zorunda oluyor. Cudi'nin dediği gibi insan her türlü yaşam standardına uyabilen tek varlık, hayvanlar yapamadığı için nesilleri tükeniyor zaten ama insan başına ne gelirse gelsin bu kadar milyardan en azından üç beş tane kalır, onlar da ürer ve tekrar döngüsel olur. Yani yok eder kendini.
Cem: Hamam böceklerini mesela, o şekilde anlatıyorlar ki sanki çok tehlikeli varlıklar; “Radyasyon veriyorsun bir şey olmuyor abi!” şeklinde.
(Gülüşmeler. )
Cudi: Ben rakı ve mangalın olduğu bir dünya istiyorum, herkesin birbirini çağıracakı beyaz atletleriyle… (Gülüşmeler.) Gerisi boş işler, hayat bu. Tabii ki, düşünüyorsun, formüller üretiyorsun ama kendini açabileceğin çok alan da var. Özgürlük, üzerinde çok konuşulmuş ve konuşulacak bir konu mesela ama benim, yaşadıklarımla, Pilli Bebek'le beraber üretim sürecimde öğrendiğim bir şey var:; özgürlük insanın içinde taşıdığı bir şey, her türlü formu var. Bunu engellemeye çalışacak koşul çok, doğaya dönse bile insan o koşullarla karşılaşıyor ama kendi içinde, günlük programında varolan ve her şeyden önce zihninde tuttuğun bir şey olduğunda anlam kazanıyor ve hayat da böyle. Ama rakı, balık dediğimiz zaman duruyor her şey.
(Gülüşmeler.)
Ben özgürlük konusunda biraz daha farklı düşünüyorum: Özgürlük bizim tanımladığımız ve isim koyduğumuz bir şey bence insan, ama biraz önce dediğimiz insan; doğadan gelen, beyni olan… Bu insan doğumunda özgürlüğü kendi içinde taşıyan bir varlık ama bunun adı yok. Yani zaten kendisinin istediği gibi davranmak ister, bunu çocuklardan görüyoruz ama "Aaa ayıp, günah, yapma, tüh, kaka…" bunlar içerisinden şekilleniyor çocuk. Ve bir yandansa biz her zaman öğretilenler var , bunlar özgürlük tanımızın oluşmasına da neden oluyor aslında.
Cudi: Benim özgürlük adına söylenebilecek, söylenmiş binlerce şey var dememin nedeni de bu, ama, illa ki bunun bir düşman yaratıp onun üzerinden özgürlüğü kazanmaya çalışmamızı anlamlı bulmuyorum. İnsan yüzleşecekse önce kendisiyle, uğraşacaksa önce kendisiyle uğraşmak zorundadır.
Cem: Kitleler, yığınlar, popülasyonlar arttıkça, -sadece şehir hayatında da değil, köylerde de bir popülasyon var- yığınlar bir şekilde arttıkça yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Ve o zaman yaşayarak elde edeceğimiz şeyler yerine onların kavramlarını ifade ediyoruz. Çünkü zaten kendimize yer açmak için sürekli bir itiş kakışın içerisindeyiz popülasyonun doğal bir sonucu olarak. Ama “Anlatılmaz yaşanır” muhabbeti var ya, oturup da bunları konuşmak biraz gevezelik oluyor bence. Bunu sadece biz yapıyoruz zaten, yaşıyorsan var, yaşamıyorsan yoktur aslında.
Cudi: Her şeyi tanımlayıp hâkim olmaya çalışıyoruz ama gerek yok bence buna.
Ozan: Her şeyin tanımlanması gerekmiyor zaten, hatta tanımlanmaması gerekiyor bazen de.
Sonuçta bahsettiğimiz şey doğadan çıkışlı bir şey, insan dediğimiz şey zaten doğadan çıkışlı. Söylediğin egemen olmak, üstünlük kurmak kaldı ki insan doğaya egemen olmaya çalışmasaydı bugün yok oluşa bu kadar yakın da olmazdık.
Ozan: Sıkılmak gibi bir kavram var. Bu sadece insanda olan bir kavram. Bir ayı, balık sıkılmıyor. Boş vakit diye bir kavram var ve boş vakitte bir şey yapmadığımız zaman sıkılıyoruz, deliriyoruz hatta, güzel ve olması gereken bir şey boş vakit ama biz boş vakit olmamalıya programlanmışız. Ya boş vakti doldurma kaygısıyla, ya yetişme derdiyle uğraşıyoruz bu zaten özgürlüğü kısıtlıyor. Aslında boş vakit özgürlüktür, boş vakitte kitap okumak, boş vakitte gitar çalmak, boş vakitte tenis oynamak… Niye yani? Boş vaktini doldurma, evinde mal gibi otur.
(Gülüşmeler)
Cem: Tembellik, emperyalist bir kavram. Herkesin öyle bir hakkı vardır.
Ozan: Boşluğu kötü diye tanımlamak emperyalist. Bütün Zen rahipleri, Hint rahipleri boş olmak, hiçbir şey düşünmemek için yaşıyorlar. Çünkü düşündüğünde bir sonrakini derken bir sonrakini, derken, derken (…) ucu yok yani bunun. Sürekli bir sonrası için adım atacaksın o zaman da özgürlüğü unut. Geçen gün iktisatçı bir arkadaşla konuştum, kendine küçük hedefler belirlemiş her gün için. “Yapıyorum onu, dımdızlak kalıyorum.” diyor. Hadi bir plazma alıyor, e ertesi gün bakıyor ne alacağım hadi motosiklet, hadi şu bu... Zaten sürekli bir şeyler alma empoze ediliyor. Bir hikaye anlatayım; İskender bir gün Diyojen'e gitmiş, Diyojen bir dilenci ama hep mutlu. İskender sormuş: “Nasıl bu kadar mutlusun sen?” diye, “ben dünyayı elde ediyorum ama senin kadar mutlu değilim” demiş. Diyojen de “Bak sana bir hikâye anlatayım.” demiş: “Eskiden benim her gittiğim yere taşıdığım bir dilenme tasım vardı. Bir gün dere kenarında oturuyorum, dereye girmek istedim ama tasım çalınırsa diye giremedim. Sonra yanıma bir köpek geldi, dereye atladı” demiş. Köpek büyük bir şevkle yıkanmış derede, çıkmış, tüylerini kurutmuş, gitmiş. Allah kahretsin demiş Diyojen, “Köpeğin arkasına dönüp bakacağı bir şeyi yok, mutlu ben de köpek gibi olacağım” demiş, atmış tasını. İskender’e dönmüş, "Sen de her şeyini atana kadar mutlu olamayacaksın." demiş ama İskender arkasını dönmüş, "Benim fethetmem gereken bir yer var, edeyim sonra söz bırakacağım." diyip gitmiş.
Cem: “Kafamın tasını arttırmayın” buradan mı geliyor?
(Gülüşmeler. )
Zaten bence mülkiyet mutsuzluktur. Mesela bir yere giderken düşünmek zorundayız “Ya hırsız girerse, şu olursa, bu olursa…? Ya tuvalete gidiyoruz dışarıda "Aa masada cep telefonu var aman yanıma alayım."
(Gülüşmeler.)
Ozan: Ben grup arkadaşlarıma bir şey sormak istiyorum. Burada, benim anlamadığım illa ki yaşamsal bir acı, sıkıntı mı yaşamak gerekiyor bazı şeyleri anlamak, ortaya koymak için? Benim fikrim değil, okuduğum ve sonra çok benimsediğim bir fikir; yaratıcılık bir şey konusunda çok ilerlemişlik bir şeyi çok iyi bir hale getirmesi değildir, yaratıcılık tamamen yaşamın içerisinde, beslendiğin her öğenin sen farkında olmadan ortaya çıkmasıdır. Sen farkında olarak ortaya çıkıyorsa o yaratıcılık değil, teknisyenliktir. Bu benim gitar çalmak usta olmaya çalıştığım şeyse, gitarda çok iyi etütler yaparsın, çok ileri bir seviyeye gelirsin ama ortaya koyduğun şeyde sen ileriye getirdiğin şeylerin bir yansımasını yaratmak derdindeysen o zaman çok iyi bir teknikersindir. Ve sürekli bir ego çatışması yaşıyorsundur. Yaratıcılık içinse ben yolda yürürken hiç farkında olmadan ortaya çıkan şey yaratıcılıktır. Yine hoşuma giden bilgilerden kaynaklanan bir şey söyleyeyim; bazı insanlar tanrının sanatçının eline hükmetmesi olarak görür yazma işini. Ben öyle düşünmüyorum ama güzel bir anlatım şekli bence. Yaratmak için acı değil, sadece yaşamak gerekir benim inancıma göre. Yani su içmek, okumak, görmek, âşık olmak, konuşmak, boş geçirmek, sıkılmak, dayak yemek (…) gerekir.
Cem: Dayak yemek dışında hepsini yaşıyoruz biz de.
Ozan: Aslında belki tokat yemiyoruz ama dolmuşçu bile bir virajı alırken bizi bir camdan diğer cama çakıyor.
(Gülüşmeler...)
Cudi: Yaşanan bir durum var ve herkesin onunla ilgili bir pratiği var. Çıkarımından bahsetmiyorum, ne yaşıyorsan yaşıyorsun ve sonucunda bir hale geliyorsun, bir çıkarım yap ya da yapma. Ve neysen o’sun. Evet, burada oturup konuşuyoruz koşullarımız bu, durumumuz bu. Tabii ki konuşacağız, bunları biz başka yerlerde başka kişilerle de konuşmuş olabiliriz ama ayna iştir sonuç olarak. Biz albümle ilgili süreci bir şekilde sona erdirdiğimizde işin açıkçası ben o zaman baktım duruma ve yaptık dedim. Bu çok önemli. O kadar çabanın, uğraşın sonucuyuz biz, o’yuz yani, bir sonraki albümdeyse başka bir şey yapacağız, bunlarla biz var oluyoruz. Her insan için de böyle bu. Ne olursa olsun, biz müzik grubuyuz ve bu şekilde üretiyoruz. Hayatımızda da başka şeyler yapıyoruz, pikniğe gidiyoruz, balık yiyoruz şu bu… Yani ne sürekli lay lay lom, ne de sürekli depresifiz.
Ozan: Tribal olmanın pek bir anlamı yok zaten.
Cudi: Diyorum ya rakı mangal abi!
(Gülüşmeler.)
Ozan: Bu arada tribal kelimesinin gerçek anlamı da kabile kültüründen geliyor. Yani, "o hale getirilmişlik"ten, hani birçok insanın yaptığını yapsın ki tutunabilsin ama öyle bir derdi yok Pilli Bebek'in.
Cudi: Bu albümün bizim için şöyle bir önemi var; kendimizi disipline de ettik kendimizin daha fazla farkına vararak. Daha doğru yöntemler bulduk, 92’den beri bir arada olabilmek çok önemli, evet, bunları sindirdik. Ve zaten albüm süreci olmadığı zaman da üretken bir gurubuz biz. Dediğim gibi hayatımızda bundan başka bir şey yok ve albüm bizim dışa vurduğumuz bir yönümüz, vitrinimiz olacak ama Pilli Bebek bunun dışında işleyen bir şey. Evet, “bunların sonucunda bu da çıktı” ve bu çok güzel.
Zaten Pilli Bebek'in bunun dışında var olması sanırım sizin müziğinize yansıyan kaldı ki zaten olmadığı durum metaya dönüşmüşlüğü olabilirdi ancak.
Cem: Evet ama Pilli Bebek’e de endüstrinin içinde bir metadan farklı bir şekilde bakmıyorlar. Bundan on, on iki sene önce çalalım diyor ve çalıyorduk, albüm yapmayalım diye bir karar da yoktu ama ne zaman insanlardan “hadi” gelmeye başlıyor, naif bir eziklik yaşıyorsun aslında. Fakat albüm yapmamız o anki kaygılarımızı değiştirmedi yani albüm yapmak için albüm yapmak halinde değiliz. İlk hali endüstriyel değildi. Fakat albümü yaptığın anda ya da bir barda kapı girişi vs. başladığı anda içindesin endüstrisinin. Kulüp kanalıdır bu da ve o yoldan da gidebilirsin, hiç televizyona çıkmadan, albüm yapmadan. Böyle bir olanak da var ama bir taraftan da her ne kadar ideallerden uzak duruyor gibi gözüküyorsak da yapmayı düşündüğümüz şeyler var. Yaşamlarımızı değiştirmek gibi, yaşayacağımız yeri seçmek gibi.
Sanat dalları arasında ilgilendiğiniz bir şey var mı?
Cudi: Uzay mekiği yapıyoruz. (Gülüşmeler.)
Ozan: Ev geçindiriyoruz. (Gülüşmeler. )
Cem: Müziği bitirdin, bittik biz de işte. (Gülüşmeler. )
Ozan: Yemek yapıyoruz, bir erkek olarak birilerine yaptırmıyoruz, yani oldukça önemli bence bu. Onun dışında bir caz projemiz de var, o projede beraber olduğumuz bir arkadaşımız da hep cazın ritmini tencere tıkırdatmaya benzetirim derdi, o da ayrı bir yaklaşım tabii.
Caz projenizden bahseder misiniz biraz peki?
Ozan: Ben caz müziğine sevgi duyan bir insanım.- Bu okşuyorum gibi oldu.- (Gülüşmeler) Beste yapma açısından caz müziğinin etkilerini de çok kullanmaya çalışıyorum. Ne kadar yirmi dokuz yaşıma kadar ne kadar içinde olursan, beş vakit namaz sesleri arasında büyümüş olursam olayım kendimi Anadolulu hissedemedim, belki de İstanbul'da doğmuş olmamla alakalı bu. Daha az metropol bir yerde büyüseydim, belki daha farklı olurdum. Benim eğitimim de caz zaten. Öyle bir grup kurduk ve her türlü akımdan beslenmeye çalışıyoruz, Pilli Bebek'te koyulduğumuz o formsuzluk, form müziği yaratmama kavramını orada da yapmaya çalışıyoruz. “Nasıl dağıtabilir ve çok uzaklaşmadan tekrar toparlayabiliriz?” mantığındayız. Özellikle cazda doğaçlama var, mesela biz son zamanlarda bir dönem sahne havasına daha çok girdik ama kendi kendimize çaldığımızda bunu hissetmiyoruz. Sahnede “Şunu şöyle yapacağız.” dediğimizde kekemeleştiğimizi, kilitlendiğimizi fark ettik ve her konserde Neyi nasıl tasarladık ve nasıl bozulup nasıl yeniden yönlendirdiğimizi daha iyi anladık. Rock olmalıdır, caz olmalıdır, yazılı olmalıdır, sözsüz olmalıdır ayrımını çok sevmiyorum ben açıkçası. Pilli Bebek de mesela birkaç parça dışında tamamen sözlü müzik yapıyoruz, caz trioda da birkaç şey dışında tamamen enstrümantal müzik yapıyoruz. Bu aslında birbirini besleyen bir şey. Ben Pilli Bebek'ten bir şey öğrenip diğer gruba katıyorum ve diğer gruptan da bir şey alıp Pilli Bebek'i nasıl besleyebileceğimi düşünüyorum. Küçüklüğümden beri bir şey vardır mesela bende, hala da aynısını savunuyorum; müzikal kategorizasyona gerek yok. Ben “World Music” kavramında yüksek lisans yapacaktım, derken başka yerlere gitti iş mesela o dönem araştırma yaparken fark ettiğim, World Music ilk olarak Afrika'dan çıkıyor ve oradan da Hindistan'a yayılıyor ve, Cudi konuşmanın başında bahsetmişti “Piyasada ne olarak anılmak”… Adamın kafasına kabak gibi sokuyorlar mesela “World Music” diye. Stantta mesela “World Music” diye bir bölüm var. Orada Afrikalıyı üstünde Tamtam kıyafetleri, elinde enstrümanlarıyla resmen zorla göze sokuyorlar, “Bu etnik müziktir.” diye. Ben buna en başından karşıyım, müzik neyi gerektiriyorsa o olmalı. Pilli Bebek'in albümüne bakıyorum; Anadolu var ama Anadolu ile sound olarak hiç bağdaşmayan elektronik bir kavram var. Ben Cem'i ilk duyduğumda da söylemiştim mesela, çok iyi bir makamdan kaynaklı name kullanma fakat bunu da gözüne sokmama var. “Niye onun arkasında distortion kullandın?”, “Onun arkasında niye şunu kullandın?” gibi birçok soruya açık aslında fakat bunu endüstri yaratıyor, Cem bunu yaparken böyle bir şey düşünmüyor, bizim caz projesinde de böyle. Bu projeyle biz Caz Festivali'nde de çaldık, ben bir dönem yaptığımız müziği insanların caz kategorisini sokup sokmayacakları konusunda endişelendim fakat sokmazlarsa sokmasınlar. Caz yapmak adına caz yapmadık, yapmıyoruz. Caz tarihi kitaplarını incelersek mesela, caz müziği çok betimlenmiştir ama cazın temelinde sadece doğaçlama dürtüsüyle interaktif çalım vardır. Cazın temelinde “Ben ondan ne aldım, ondan ne aldım, ondan, ondan…” var. Pilli Bebek müziğinde de bu var aslında, işte bir parçada söz yok belki, bozacaktı çünkü sözü olsa, birinde akustik var, birinde akordiyon var vs vs. Mesela sırf piyasa olsun,diye, onu da kabul ediyorum, caz triomuza bir vokalist arkadaş eklendi, caz piyasasında iş yapabilmek, o piyasayı tanıyabilmek, kendimizi geliştirebilmek adına. Hiç bir şekilde standart sapmadan sadece klasik caz da çaldık ama ben bunu bir yol olarak görüyorum. Oradan bir şey öğreniyorum ben, hem kendi müziğimi geliştireceğim, hem insanlara sevdiğim bir şeyi tanıtmanın bir yolunu bulacağım hem de sevdiğim bir şeyi yapıyorum ben, o müziği de seviyorum. Çok kurgusal belki. Miles Davis demiştir mesela, “Dünyada iki tür müzik vardır: iyi müzik ve kötü müzik.” Ben iyi olan her müziği dinlerim. Fan kulüp üyesi olarak Manowar hastası bir insandım, her türlü şarkılarını bilirdim, her albüm CD’si vardı ama şimdi halen vay be desem de üst üste beş parçadan sonra şişiriyor.
İnsanlar bir de çok mot a mot bir şeylerin kendisine verilmesinden hoşlanıyor.
Ozan: Çünkü yorulmuyor o zaman. Ne veriliyorsa onu algılayıp onu kabullenme hali bu. Eğitim kavramı da zaten böyle değil mi? Bilgi illa bir şeyleri bilmek ve birilerine aktarabilmek değil bence. Bilgi dediğin şey senin hayatı yaşarken aktarılabildiğin bir şey olmalıdır ve bunun için çok okumak, çok dinlemek de bir kıstas değil. Çok okumak ya da dinlemek de dayatılıyor. Cahil dediğin birçok insan senden, benden çok daha iyi olabilir. Koşullanmamış algı bilgiden iyidir.
Peki, Pilli Bebek'e dönersek Pilli Bebek toplumsal projeler gibi organizasyonlarda yer almayı düşünüyor mu?
Cem: Pilli Bebek, bir şeyleri çok “dan dan” söylemeyi tercih etmiyor. Mesela “Siyah Beyaz” adlı bir şarkı var, o mesela bir hapishane şarkısı. Ama siyasi duruş, politik duruş ya da dünya görüşü; bu bizim için bize ait bir şey.
Ozan: Bir de Türkiye'de “Rage Against The Machine” gibi çıkarsan onların karşılaştığın gibi tepkilerle karşılaşacağını düşünmüyorum.
Çok güzel, çok zevk aldığım bir sohbet oldu, çok teşekkür ederim sizlere…
Sevda Darıcıoğlu
Harictengazel.com - 05 Ağustos 2007
|