|
Asıl Gerçek Söylenilmemiş Olandır
Pentagram aralık ayında çıkardığı Unspoken'la tekrar karşımızda. Anatolia albümüyle yerini sağlamlaştıran, kendi izleğini oluşturan Pentagram, Unspoken'la aynı izleği, daha da olgunlaştırarak devam ettiriyor. Oryantal tınılar, Anadolu'nun kendine has kokusu yani batı sounduyla doğunun mistizmini birleştiren grup ortaya mükemmel bir albüm çıkarıyor. Biz de merak ettik, aradık kendilerini, Hakan Utangaç ile Kadıköy'de buluştuk ve bir taksiye atlayıp, Fikirtepe civarında ki stüdyolarına gittik. Girişte bir mahzeni andıran stüdyo, içeriye girdiğimizde başka bir dünyaya kapılarını açıyordu. Bir mağara görünümünde ki bu mekan, grubun kendi çabaları sayesinde yarattığı underground ama bir o kadar ilginç aksesuarla dekore edilmiş. Her ne kadar kendi alanlarında popüler bir isim olsalar da, hayata bakışları, duruşlarıyla onlar hala underground.
Unspoken, Anatolia'nın izleğini taşıyor. Geleneksel metal anlayışı da kırılmış bu albümle. Müzikal anlamda oryantal- metal ( veya heavy oryantal) bir sound kullanılmış. Ayrıca bizim kültürümüze ait bir takım enstrümanlar da kullanılmış.
Hakan: Evet, Anatolia albümüyle beraber ney'i kullanmaya başladık. Bu albümde klavye de var. Konserlerde de ney ve klavye çalan başka bir arkadaş da katılıyor bize. Oldukça kalabalık bir kadroyla çıkıyoruz. Klavye denilince elektronik bir takım şeyler aklınıza gelmesin. Bu albümde daha çok yaylıları kullandık. On beş yirmi kişilik bir grubu konserlere çıkarmak zor olduğundan, klavye kullanmayı tercih ettik. Oluşan tarza gelince, bu topraklarda yaşıyoruz, ilk albümden oryant diye adlandırdığımız tınıları albümlerimize sokmaya çalıştık. İkinci albüm Trail Blazer'da mehter marşını kullandık. Ama bizi asıl etkileyen şey, Danimarka turnesindeyken oldu; bu insanlara biz ne çalacağız telaşına düştük.
Cenk: Batıdaki gruplara benzeyen bir çalış tekniğimiz vardı. Ve bu tarz müzik yapan bir çok grup vardı. Bizi diğerlerinden farklı kılacak şeyler yapma ihtiyacı duyduk. Danimarka turnesi bizim bazı sorularımıza cevap, arayışlarımıza ışık tutan bir yolculuk oldu. Bunun üzerine Anatolia albümünü yapmaya karar verdik. Bugüne kadar dinlediğimiz müzikleri, kendimizi ve olayları da içine katarak Anatolia'yı çıkardık.
Tarkan: Hayatın elle tutulup gözle görülmeyen taraflarına yoğunlaşan bir yapınız varsa, küçük yaştan itibaren kendinizi ifade edebilmek için müzik veya resim gibi sihirli kodlamalara merak duyarsınız. 70'li ve 80'li yılların Türkiye'sinde büyümüş ve doğal olarak bu alandaki ilgi ve arayışları farklı kültürlere yönelmiş gençler olarak bizi buluşturan ortak nokta, o yılların yeni akımı olan Heavy Metal oldu. Heavy Metal, endüstrisi sanayi üzerine kurulmuş olan kalabalık şehirlerin müziğidir diyebiliriz. İstanbul'da bu tarz bir müziğin çalınıp dinlenmesi bence çok doğal. Ancak bizim, blues, jazz, klasik müzik ve yerel müzikler gibi farklı tarzlardan da etkilendiğimizi söylemeliyim. Bence yaptığımız bütün çalışmalarda bu izlere rastlayabilirsin. Kısaca, yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi, bu hayattan ne anladığımızı, on beş yaşından beri elimizden geldiği ölçüde tanımlamaya devam ediyoruz. Bir söze, bir enstrümana, ya da kapaktaki görsel bir figüre bakıp, epic-oriental-progressive-folklorik-heavy-vesaire diyerek bunu tarif edebilir miyiz bilmiyorum.
Etkilendiğiniz müzisyenler arasında Iron Maiden var mı?
Cenk: Tabii ki var, onunla büyüdük.
Hakan: 1960'lardan tutun, yaş itibariyle de yetişebildiğimiz bütün müziklerden etkilenmişizdir. Genelde yurt dışındaki albüm tanıtım ve eleştirilerinde de bunu özellikle yazıyorlar. Biz de bunu görünce şaşırmadık zaten, altmışlarda yapılan müziklerden de bir şeyler bulabilirsiniz, seksenlerdeki bir heavy metal grubundan da bir şeyler bulabilirsiniz. Her şeye benzetme yapabiliyorlar. Black Sabbath'a da, Tea Party'e de benzetiyorlar. Biz yaptığımız müziği isimlendirmek istemiyoruz.
Cenk: Pentagram ne tür müzik yapıyor gibilerinden belli bir kategoriye girmek istemiyoruz. Dinleyen karar versin.
Hakan: Rock da diyebiliriz.
Bu tarz müzikte pek rastlamadığım yoğun bir hüzün duygusuyla dinledim sizi.
Hakan: Aslında bunun cevabı açık. Şu yaşadığımız koşullarda hiç kimsenin çok mutlu olduğunu sanmıyorum. Doğal olarak bu albüme de yansıyor. Unspoken'ı çıkarmak için iki yıl uğraştık, o aşamada epey sıkıntı ve hüzün yaşadık. Bütün bunlar yansıyor.
Cenk: Hüzünlü bir şeyler yapalım diye yola çıkmadık, yaşadığımız şeyleri yaptık. Askerliğimizi yaptık, depremler oldu, ekonomik kriz çıktı... Yaşadığımız şeyler çok parlak değildi. Bundan dolayı evet, hüzün var bu albümde.
Tarkan: Mutsuzluk ve umutsuzluğun sadece kişisel ya da bölgesel boyutta değil, dünyanın geneline yayılmış olduğunu düşünüyorum. İlkokul bilgisine sahip her insan, bizi tehdit eden başka bir canlı türü olmadığının ve kendi kendini yok etmek gibi korkunç bir kaderle karşı karşıya olduğumuzun farkında. Günlük yaşantımızda pozitif olmaya özen gösteriyoruz fakat kalbimizdeki sıkıntı ve acıyı hiç olmazsa yaptığımız müzikle ifade etmek zorundayız.
O hüznün yanı sıra Unspoken bir hareket, maceraya atılma hissi de veriyor dinleyene.
Hakan: Belki yeni bir kapı arayışı olabilir o dediğiniz. Ama kızgınlık da var o işin içinde.
Nelere karşı?
Hakan: Her şeye karşı. Siz aslında neye kızıyorsanız, biz de ona kızıyoruz. Yalnız daha geniş, daha yukarıdan bakarak, kızıyoruz. Toplumun bakışından, farklı bir bakışla karşılıyoruz kızgınlıkları.
Tarkan: İnsanlar yüzlerce hatta binlerce yıl, kendilerine huzur ve güven duygusu vadeden kültür ve inanç sistemlerine bağlı olarak yaşadılar ve öldüler. 2000 yılı bence bir dönüm noktası. Tutunduğu dalın bir temeli olmadığını fark eden herkesin bilinç altında korku ve öfke var. Yakın gelecekte bu öfkenin büyük yıkımlara yol açacağını görmek için de kahin olmaya gerek yok. İnsan kültürünün yarattığı her şeyi yok etmek için gereken nükleer donanım artık hazır ve tek bir düğmeye bağlı. Algısı çok güçlü bir yeni nesil var ve günlük hayatımızın yalanlar üzerine kurulu olduğunun farkındalar. Onlara, nefes alıp vermemizi sağlayan gerçek motivasyonun ne olduğunu tanımlayamazsak, düğmeye basmakta tereddüt etmeyeceklerdir.
Asıl gerçek yalanların arkasında mı?
Tarkan: Asıl gerçek herkesin iç dünyasında gizli. Bunu lafla anlatmak bence mümkün değil. Bu yüzden albümün ismi Unspoken (söylenemeyen). Dinleyenleri kendi iç dünyaları ile ilişki kurmaya, cevaplarını orada aramaya davet eden bir içeriği var.
Kendimize karşı, toplum olarak çok dürüst değiliz sanırım.
Hakan: Orası doğru. Açıkça söyleyeyim, şu makineye karşı konuşurken hep seçici davranıyorum. Çünkü konuşurken otosansür uyguluyorsunuz kendinize.
Cenk: Gazeteciler röportaj esnasında bizim müziğimizden çok, saçımızla kıyafetimizle ilgilendiler. Basını da o yüzden çok dürüst görmedik. Televizyonda konserimiz verildiği zaman sahneyi değil de, izleyiciyi gösteriyorlar. Gençler nasıl sapıttı, nasıl çıldırdı gibi haberler çıkıyor. Bu yüzden rahat değiliz.
Hakan: Gerçeğin, yalanların arkasında olması ister istemez herkesi etkileyebiliyor. Şu anda inanmadığım bir şeyi de arada söylüyor olabilirim. Bu problem bizde de var, sürekli bunlarla yüzleşerek hayata bakıyorsunuz.
Tarkan: Bizim aldığımız eğitim batı kültürüne ait rasyonel düşünceye dayalı. Yani özetle: "Sonsuz ve karanlık bir boşlukta asılı bir kaya parçası üzerinde amaçsızca yaşamaya çalışıyoruz. Elli metre aşağıda veya yukarıda yaşam ortamı yok ve bu ince aralıkta da birçok tehlike ile mücadele etmek zorundayız." Bu anlayışla delirmeden yaşayabilmek için bazı gerçekleri görmezden gelmek lazım. En azından bu tablodaki eksik kareleri tamamlayana kadar. Bu yüzden son zamanlarda ilgimiz biraz doğu kültürlerine yöneldi.
Evet, Unspoken'a o mistisizm, doğunun büyüsü yansımış. Egzotik bir hava da var. Metal müzikte özellikle bunu kullanan isimler var mı?
Cenk: Var tabii, ama metalden çok Anadolu pop tarzındaki müziklerde doğu melodileri var. Haluk Levent'te var.
Hakan: Tea Party grubu Türkiye'ye gelip Kapalıçarşı'da klip çekti. O klipten sonra adamların tarzı değişti. Burası etkileyici bir yer aslında. Bu bizim içimizde olan bir şey, niye kullanmayalım.
Cenk: Bizde bunu kullanan çok fazla grup da çıkmıyor aslında. Daha çok batının etkisinde yapılan müzikler var. Bunu Danimarka yolculuğumuzda daha iyi anladık.
Tarkan: Sosyal güvenlik koşulları en üst düzeyde olduğu halde nüfusun her geçen gün yaşlanıp delilik ve intihar vakalarının çoğaldığı batı ülkelerinde, doğudaki insanların yoksulluğa rağmen hayata bağlılığı büyük ilgi çekiyor. Amerika ve Avrupa'da son yüz yıldır gündemde olan varoluş kavramı doğu ülkelerinde on bin yıllık bir geleneğe dayanıyor. 60'lı yıllarda icat edilen Rock müziğinin temelinde de doğu kültürünün önemli etkisi var.
Belki de şarkıda söylediğiniz gibi kaynağınıza dönüyorsunuz.
Cenk: Evet, öyle de denebilir. Hakan: Seksen kuşağı olduğumuz için bize her şey geç geldi. Yenilikleri yirmi sene geriden takip ettik. Şimdi ortam çok daha gelişmiş gözükse de, yine aynı seviyede duruyor. Markaların veya diğer şeylerin gelmesi çok şeyi değiştirmiyor. Sonuçta, ilk başlarda biz de taklit ettik. O frekansı sevdik.
Herkesin merakla beklediği "Bir" albümünün kayıtları Unspoken'la hemen hemen aynı anda yapılmış. "Bir" albümünde de aynı tınılar var mı?
Cenk: Evet, iki albüm de aynı dönmelerde, aynı stüdyoda kayıt edildi. Bundan dolayı aralarında benzerlik var. Tarz aynı, ama sözler Türkçe.
"Bir" albümü Unspoken'ın bir tekrarı gibi algılanabilir. Bu da sizin için bir tehlike doğurmaz mı?
Cenk: Bu albüm Türkçe olduğu için, Unspoken'dan çok daha şanslı. Dinleyen bunlar ne diyor diye duracak. Unspoken'ın İngilizce olması Türkiye'de anlaşılmasını zorlaştırabilir.
Hakan: Aynı uzantı gibi görünse de aynı değil. Daha farklı bir çıkış yapacak "Bir" albümü.
Tarkan: Ben her iki albümü bir bütün olarak görüyorum. Mümkün olsaydı aynı anda, hatta tek bir albüm olarak da yayınlayabilirdik.
İlk iki albümde İngilizce sözlerden oluşan şarkılardan sonra Anatolia'da ilk defa Türkçe sözlü şarkılar söylediniz. Neden fikir değiştirip Türkçe sözlü şarkılara yöneldiniz.
Hakan: Türkçe sözler nasıl olacak diye denemek istedik. Ve çok da iyi olduğunu gördük. Dinleyici de olumlu tepki verdi, hatta başka dinleyiciler de kazandık. "Bir" albümü de sanırım olumlu etki yapacak. Ama yurt dışında Türkçe sözlü şarkılarla şansımız yok. Japon grubu da İngilizce yapıyor.
Tarkan: Bizim müzik tarzımızın geçmiş yıllarda Türkiye'de fazla ilgi görmemesi ve Türkçe şarkı sözü olarak bizi etkileyen fazla örnek olmaması gibi nedenlerin yanı sıra, Türk dilinin ritmik yapısını batı formunda bir müziğe uyarlamak da gerçekten yetkinlik isteyen bir şey. Fakat bence sözlerin hangi dilde söylendiği değil, ne söylediği önemli.
Belki Unspoken'dan sonra yurt dışına yönelik Türkçe sözlü birkaç şarkı yapabilirsiniz.
Hakan: Zaten "Gündüz Gece" şarkısıyla ilgili tepki geldi yurt dışından, ne anlama geldiğine dair mailler aldık. Unspoken'a Türkçe bir şarkı koymak istedik, ama bir takım koşullardan dolayı bunu gerçekleştiremedik. Çok ayrıntılı düşünemedik. Eylül'ün 24'ünde basacağız dediler, apar topar gönderdik kayıtları. O tarihte de bastılar.
Unspoken'da yanlış mı algıladım bilmiyorum ama, baskın olmasa da senfonik tınılara rastladım.
Hakan: Doğru anlamışsınız, enstrümantal parçalarda, Mezarkabul'da var bu tınılar.
Gelecekte senfonik tınıları müziğinizde daha yoğun olarak görmek mümkün mü?
Cenk: Olabilir de, olmayabilir de. O günkü koşullara bağlı. Şimdiden böyle bir şey söylemek zor. Hiçbir şey olmayabilir, sadece davul ve bas bile olabilir.
Albümün şarkı sözleri çok güzel. Kendi felsefenizi sözlere yansıtmışsınız.
Hakan: Evet, son albümlerde müzikalden ziyade sözlere daha çok zaman harcadık.
Tarkan: Bence yaptığımız her albüm, hem müzikal hem de sözel anlatım olarak bir öncekine göre daha olgun.
"Hiçbir yerden geliyoruz" şarkısında bir boşluk duygusu hissettim. O boşluktan bahsedebilir miyiz?
Tarkan: Bizim amaçladığımız, birilerine mesaj iletmekten çok, dinleyicinin kendi iç dünyasına ayna tutmak, kendi içinde olanlarla yüz yüze getirebilmekti. Bu soruya, boşluk duygusunu biraz daha açarsan, daha iyi cevap verebilirim.
O şarkıda nereden geldiğimiz, ya da neden geldiğimiz belli değil fikri var. Her şey bir büyü veya bilinmezlik üstüne kurulmuş duygularla örtülü. Bu bilinmezliğin yanı sıra, var olan gerçekler de doğru değil diyorsunuz.
Tarkan: Albümün genelinde kullandığımız tema, gerçeklik kavramının konuşma diliyle ifade edilemeyen bir kavram olması. Sonuçta orada kullanılan kelimelerin, bizim şu an sözünü ettiğimiz gerçekliği hiçbir zaman kavrayamayacak ve ifade edemeyecek olduğunu biliyoruz. Bu hissi yaşayan insanlara hatırlatma amaçlı kurguladık bu imgeleri. Senin sorduğun her şey, iç dünyanı gösterir. Ben de yorum yapmaya çalışıyorum, ama asıl onun yorumunu yapacak olan sensin.
Belki de bu saf gerçekleri görmekten kaçındığımız için hayat bu kadar karmaşık geliyor.
Tarkan: Tabii sonuçta hayatın anlamını cümlelere dökmek imkansız, dolayısıyla boşluk hissinin çıkması doğal. Düşünerek, rasyonel bir mantıkla baktığında zorlaşıyor her şey.
İzole mi ediliyoruz sizce her şeyden? Ya da izole anlayışınız ne?
Tarkan: Biraz öncede söylediğim gibi fikirlerimizi empoze etmek niyetinde değiliz. Müzik sonuçta bir sihir. Oradaki şarkı sözleri ve müzik tamamen dinleyen insanlara, kendi iç dünyalarıyla ilgili fikir vermek için bir sihir. Bizim kendi fikirlerimiz önemli değil. Sözler her dinleyen için farklı bir anlam taşıyabilir.
Bir şarkınızda "Gözlerine son perde düşüne kadar, bir gün bütün noktalarda buluşacağız" diyorsunuz, o nokta neresi?
Tarkan: Albümün genel esin kaynağı antik Mezopotamya figürleri oldu. Şarkı sözlerinde olsun, müziğin atmosferinde olsun bu uygarlıklardan esinlendik. Müzik ve sanat zihinsel olan şeyden çok, ruhun yoludur. Ruhun da elementi, mistik anlamda "su"dur. Orada sözü geçen, medeniyetin başlangıcına kaynak olmuş nehir, Fırat nehri. Diğer nehirler gibi dağdan çıkıp okyanusta yolunu tamamlıyor. Bu yolu da kendi düşünerek, karar vererek değil, tamamen doğal bir şekilde, içinden geldiği gibi yürüyor. Bir gün farklı yönlerden gelip aynı noktada buluşacağız sözü ise; bütün nehirlerin aynı okyanusta buluşması gibi, bütün insanların da bir gün aynı yerde buluşması dileğidir.
Deniz Durukan
Stüdyo İmge - 21 Temmuz 2005
|