|
Roll Dergisi'ile Söyleşi
“Hay Hay”dan başlayalım mı? Şarkı aylardır herkesin dilinde.
Nazan Öncel: Evet, şarkı sevildi. Bunun sinyallerini birkaç sene önce aldım. “Hüp” döneminde bir gece bana Tarkan’ın menejeri Michael Lang gelmişti. Hani Woodstock konserlerini örgütleyen abimiz. “Hüp”ü Los Angeles’ta dinlemişti, o gece “Hay Hay”ı da dinlettim kendisine. Çok sevdi. Bana No Smoking Orchestra’yı bilip bilmediğimi sordu. Emir Kusturica’nın hem müziğinin, hem de sinemasının meraklısı olduğumu söyledim. “Bu iki şarkıyı onlar düzenleseydi, ancak bu kadar güzel olurdu” dedi. Son düzenleme aşamalarında da stüdyoya zaman zaman gelip “Hay Hay”ı dinliyordu, aynı tadı koruyup korumadığına bakıyordu...
Düzenlemenin, en az sözler ve beste kadar payı mı var şarkının sevilmesinde?
Klarnetler, defler, kemanlar, dümbelekler cirit atıyor şarkıda. “Buyursun gelsin” derken onları da kastetmişim anlaşılan. Ben ne kadar yemek yersem yiyeyim, ekmek yemedim mi karnım doymuyor. Soframdan da kimsenin karnı doymadan kalkmasını istemem. Bazı şarkılarım için de aynı şey geçerli oldu. Böyle doğulu ezgilerde, Balkan ezgilerinde bu coşkulu havayı seviyorum. Yerli çalgıları o yüzden tepe tepe kullandım. “Hüp”te de bir el zili, ne güzellikler yapmıştı. Alt tarafı bir zil demek, haksızlık olur. Çalgıların karşılıklı konuşması, birbirine cevaplar vermesi müthiş eğlenceliydi “Hüp”te. Hazır ona elim değmişken diğerlerinde de aynı anlayışı korumaya çalıştım. Mesela “Çalgıcı karısı Binnaz” bana son yılların en farklı, en güzel şarkılardan biri gibi geliyor. Zaten Ciguli’yi yüz tane popçuya değişmem.
Senden böyle neşeli bir şarkı artık pek beklenmiyordu galiba. Fazla “pop” bulanlar da var.
Evin karşısında bir düğün salonu var. Komşulardan biri “her gece bu tantana çekilecek gibi değil” gibilerinden bir şeyler homurdanınca, ben itiraz ettim, “siz ne diyorsunuz, iyi ki böyle şeyler var” dedim. Bunlar gürültü ya da kulak kirliliği falan değil ki. Bu kadar yalanın arasında gerçek bir şey. Tam bunları söylerken düğün salonundan “Hay Hay” yükselmeye başladı, gülüştük. Sonra piyanist şantör Farfisa'sıyla Erkin Koray'ın “Anma Arkadaş”ını söyledi, arkasından zurnalar düttürü düttürü, “bas bas paraları Leyla'ya, bir daha mı geleceğiz dünyaya...” Bir döktürdüler, ama ne döktürmek! Tam bir cümbüş. Bu tam da bizden bir şey değil mi? Bir de neşeli gibi duran, aslında hiç de öyle olmayan şarkıların var. Mesela “Anlamaya Çalış”.
Onu tek gitarla arpej çalayım, bayıla bayıla “Göç”e koyulabilecek bir şarkı olur. İlk yazdığımda o haldeydi zaten. Ama sofrada yabancı kalmasın diye “Hay Hay”a, “Ukala Dümbeleği”ne biraz yaklaştırmak istedim. O şarkıda göbek atabilirsin, ama sözler göbek atmıyor. Biraz posta koyar gibi, şikayetçi bir tonla söyledim gene. Metronom arttıkça dümbelekler istedi. Her yola geliyor, uyaroğlu o şarkı. (gülüyor) Çok söz dinledi, ne dersem onu yaptı.
En kolay çıkmış şarkıların hangileri?
Bu albümde “Nereye Böyle” var mesela. “Hayat Güzelmiş”, “Zor Dünya”, “Her Nerdeysen” de öyleydi. Bir çırpıda çaldım, söyledim, bitirdim. İlk demolarına çok sadık kalarak albüme koyduk... Ama mesela “Gidelim Buralardan”ın aranjmanı bunun tam tersidir. Şarkıları bilgisayarda çalışırken, yaptığın bütün denemeleri “1”, “2” diye kod numaraları vere vere kaydediyorsun. “Gidelim Buralardan” için 3, 4, 5, 6 derken şarkı bir türlü oturmadı yerine. Rakamlar tükendi, “Gidelim Buralardan Son”, “Gidelim Buralardan En Son” dedim, olmadı, olmadı. En son bir versiyon yaptım, “Gidemez Buralardan” diye kaydettim ismini. (gülüyor) Gitar yürüyüşünü değiştirdim, 16'lık vuruşlarla yaptım, nihayet gitti, o versiyon girdi albüme. Hâlâ o şarkı bilgisayarda “Gidemez Buralardan” diye durur.
“Hay Hay”da Tarkan da var. “Karma” albümünü sırf içinde senin şarkıların var diye almıştık biz. Şimdi ise içinde Tarkan olduğu için “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim”i alanlar vardır.
Var tabii. Tarkan dinleyicisiyle benim dinleyicim aynı kişiler olmadı hiçbir zaman. Belki “Bir Hadise Var” döneminde oldu sadece. O kadar ergen ya da o kadar kız dinleyicim yok benim. Belki şimdi Tarkan yüzünden albümü alanlar, “Küçük Gemiler”e de bu sayede ulaşmış olacak... Neticede bence şarkının kendisi önemli. Şarkıyı Ali yazmış, Veli söylemiş o kadar önemli değil bir noktadan sonra. Noir Désir'in elbette önceden de Türkiye'de takipçileri vardı, ama neden o şarkısı bu kadar tuttu? İnsanlar bir şarkıyı sevdikten sonra iş bitiyor. Beyoğlu'nda “Hay Hay” kadar “Le vent nous portera” çalıyordu o zamanlar.
Albüm tutmasına rağmen ortalıkta, televizyonda, basında çok sık görmüyoruz seni...
Evet, ama bu bir kural değil. Kesin alınmış bir karar da değil. Albümün satmayacağı varsa, bütün gün kanal kanal dolaşsan gene satmaz... Zaten hep “Gül Pansiyon nerede?”, “bu şarkıyı kimin için yazdınız?” gibi sorularla karşılaşıyorum, çok rahatsız oluyorum. Her şarkı ille de ardında bıraktığın gözü yaşlı biri için yazılmalıymış gibi... Bütün şarkılarımı “az sonra” hikayelerine dönüştürmek istemiyorum. Çocukluğumdan beri severek dinlediğim şarkıların kime, hangi sebeple yazıldığına bakmamışımdır. Mesela Fikret Kızılok'un “Bu Kalp Seni Unutur mu” şarkısı bildiğim en güzel aşk şarkılarından biridir, ama kime yazıldığını hiç merak etmedim. Ya da içine merak katarak şarkıyı kirletmek istemedim.
“Bir Hadise Var” dönemiyle bugünü karşılaştırırsan, şöhrete bakışında ne gibi değişiklikler oldu?
Formüla 1'de olmadığımı anlamam, şöhreti bir kenara itebilmem beş-altı senemi aldı. Jeton sonradan düştü sayılır.
Sen üne kavuştuğunda Leonard Cohen gibi 35 yaşındaydın. Bunun getirdiği bir olgunluk yok muydu üzerinde?
50 yaşımda da ünlü olsam, o zamanlarki saçmalamalarım gene olurdu sanki... Kendimi ortalıklara nasıl da atmışım, bugün farkediyorum.
O yıllarda “şöhret olmak” hayallerinin arasında mıydı?
Bilmem. Sevilme ihtiyacıyla ilgili bir şey şöhret olmak.
Bu bir risk. Sevilme ihtimali kadar nefret edilme, herkesin seninle uğraşması, alay etmesi ihtimali var...
İlk albüm altı ay sonra da olsa, ilgi görmeye başladığında, şöyle bir sersemledim. Güllük gülistanlık bir dünyaya adım attığımı zannettim. Bugünkü gibi karalama kampanyaları yoktu pek. İlk günlerde televizyonlarda gördüğüm sadece büyük bir alkıştı.
Yo, neden? Bu pop patlaması, hep olumsuz bir bakışı beraberinde getirdi.
Bunları görmezden geliyorsun. Sevilme ihtiyacı dediğim şey hepsinin üstüne geçiyor. Bob Hope'a sormuşlar, “şöhretli biri olacağınıza, deniz kıyısında balık tutsaydınız ya” demişler, “balıklar alkışlamaz ki” demiş. Alkış seni gaza getiriyor. Şimdi de alkışlanmak istiyorum elbette. Alkıştan aldığım haz değişmedi. Ama artık gaz kesmeyi bildiğimi sanıyorum... 20 yaşında ehliyet imtihanına girmiştim. Trafiğe çıktığımızda basmış gidiyordum, karşıdan gelen otobüsü görünce panik oldum, “eyvah, şimdi yandan bir kamyon geçse, şu olsa, bu olsa” diye bağırmaya başladım. Yanımda oturan hoca, “ayağının altında fren mi yok kızım?” dedi. O laf kulaklarımda hâlâ... Medyatik olmamaya özen göstermek bir tercih. Artık şarkılarım konuşsun istiyorum. Varsın başka bir şey söylemeyeyim. Radyolar çalıyor, klibin az-çok gösteriliyor. Ekstra çabalara girdiğinde, sırf albüm satsın diye yaptığın zannediliyor.
Neil Young'ın bir lafı var, “kendi müziğimin pezevengi olmak istemiyorum”.
Vay be! Ne güzel söylemiş. Konserler kanlı canlı olduğu için şarkılarını paylaşmak açısından çok güzel olurdu. Ama televizyona çıkıp da, şunu yaptım, bunu yaptım demek zul geliyor. Şöhret biraz da insanın kendini nereye koyduğuyla ilgili. Bu dünyanın merkezi Nazan Öncel değil ki. Nazan Öncel'i atıp şarkını düşünmen, etrafında olan bitenleri görmen lazım. Şarkı yazmak için çok daha sağlıklı bir yol bu. Geçen gün Radikal İki'de benim albümle ilgili güzel bir yazı çıktı, Donat Bayer'in yazdığı. Sayfayı çevirince, Iraklılara yapılan işkence fotoğraflarıyla ilgili bir yazı vardı, Yıldırım Türker'in. Şimdi hangi yazı daha önemli sence? Benim yazı, olsa da olur olmasa da olur cinsinden bir şey. İnsanlar işkencelerden geçirilirken “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” tâli kalmıyor mu? Bilemiyorum. İnsanın sanatçı kimliğini merkez alıp sabah akşam ben ünlüyüm diye dolaşması çok kötü. İnsanın gözüne perde inmiş gibi oluyor...
Son zamanlarda “Hay Hay” kadar “Gitme Kal Bu Şehirde” de popüler oldu galiba.
Şarkı hotladı. (gülüyor)
Popstar'da ve Türkstar'daki en büyük favorilerimiz Selçuk Demirelli ve Simge Bağdatlı'ydı, ikisi de bu şarkıyı okudu.
Çok da iyi okudular bence.
“Gitme Kal Bu Şehirde” ayrıca Ahmet Piriştina'nın cenazesinde çalındı.
Ahmet Piriştina'yla 30 sene önce Bayraklı'da komşuyduk, ama o bunu hiç bilmedi. Etrafı yüksek duvarlarla çevrilmiş bir evde oturuyordu, çok zengin oldukları söyleniyordu mahallede. Kucağımda Serkan'la (oğlu) kapısının önünden geçerken o evde oturmanın nasıl bir duygu olduğunu anlamaya çalışır, çekinerek bakardım. Seneler sonra bir şarkı yazacaksın, o ailenin çocuğu son yolculuğuna bu şarkıyla uğurlanacak. Çok garip, ne desem bilemiyorum... Mesela, birkaç sene önce gazetede bir haber okudum. Adana'da bir adam sevgilisi için billboard'lar kiralamış, şehri “Gitme kal bu şehirde”lerle donatmış. (gülüyor) Şarkılar bir sürü farklı duygunun veya olayın şahitliğini yapabiliyor. Bu yüzden besteleri şarkı yapan sözlerin gücüne ihtiyaç duyuyorum. Kelimeleri konuşturmayı, durumları anlatmayı seviyorum. Sözü olmayan bir ezgide duygu aramak bana yorucu geliyor. Belki de eski kafalının biriyimdir, ama ben böylesini seviyorum...
Popstar yarışmalarına nasıl bakıyorsun? Bir zamanlar şöhrete yüklenen anlamla bugünkü anlam arasında dağlar kadar fark var galiba.
Ben de bir yarışmayla başladım bu işlere aslında. 1976'da TRT'nin açtığı tek bir yarışma vardı, Amatör Ses Yarışması. Türkiye genelinde bir kere yapıldı. Erol Pekcan, İzmir radyosundan Ümit Tunçağ, Akın Ajlan Aksel vardı jüride. Tuna Ötenel piyano çalıyordu, sen de şarkını söylüyordun. Annemle ilgili kendi yazdığım bir şarkıyı söyleyip İzmir birincisi olmuştum. Güzel bir şarkı değildi üstelik. Kazanan TRT'de bir programa çıkma hakkını elde ediyordu. Ödülü buydu. Sonra rahmetli Akın Ajlan Aksel bu şarkıyı koltuğunun altına alıp İstanbul'da Melodi Plak'a götürmüş, konuşmuş, “İzmir'den bir arkadaşımız birincilik elde etti, kendi şarkıları var, düşünür müsünüz ona plak yapmayı” diye sormuş. Kabul etmişler. Benden bir fotoğraf ve ses kaydı istediler. İzmir Radyosunun stüdyo imkanlarını kullanarak iki şarkı hazırladık, randevu aldık, İstanbul'a geldik. Ben demosunu yaptığımız şarkıların aranjmanları yapılacak zannediyordum. Ama bana “bu şarkılar olmaz, size şu besteleri verelim” dediler: Koyutürk'lerin bestesi, “Sana Kul Köle Olmuştum”. Ben de kabul ettim. İlk 45'liğim bu vasıtayla çıkmış oldu... Bugünkü Popstar'larla karşılaştırmaya kalkarsak, evet, bu da bir yarışmaydı. Önümüzde Erol Büyükburç, Ajda Pekkan gibi popstar örnekleri vardı. Birkaç sene önce de Toplu İğne Yarışması'nda Esmeray “Unutama Beni”yle birinci olmuştu. Hiç kimse çıkıp da Esmeray'a “sen popstar kıstaslarına uymuyorsun” demedi. Popstar kıstası diye bir şeyin varlığından bîhaberdik. Esmeray'a “sen siyahsın, karasın, Ajda Pekkan gibi değilsin” demediler. Taş gibi bir şarkıydı, taş gibi bir şarkıcıydı Esmeray. “Unutama Beni” hâlâ severek dinleniyor işte. Ondan bize hatıra kaldı bu şarkı.
Sen o yarışmayı kazanamayabilirdin de. Veya kazansan da, kaybetsen de, jüri üyelerinin senin hakkında ne düşündüğünü yüzüne karşı, hatta bütün ailenin, arkadaşlarının yüzüne karşı bütün ayrıntılarıyla söylenmesini ister miydin?
Valla hiç duymak istemezdim. Dayanılmaz bir şey... Çok farklı bir zamandayız şimdi. İşin buralara nasıl geldiğini oturduk, hep beraber seyrettik işte. Sosyolojik bir durum bu. Ortada bir kabahat, bir kabahatli bulamıyorsun. Ben böyle koşullarda bir yarışmaya katılabileceğimi düşünemiyorum. Bugüne kadar bana deli de dendi, kaçık da dendi. Ama kaçık neymiş esas o zaman görürlerdi.(gülüyor)
İlk albümündeki şarkılarının başarısının sebebi, 90'lar gençliğinin diline yakın olması mıydı sence? Mesela, “aşık değilim olabilirim, yüzde 50 sevebilirim.”
Kendime ait bir dil oluşturabilmiştim. Bence 1990'ın dili değildi, kendi dilimdi. Gençler beni akranlarını sever gibi değil, ablalarını sever gibi sevdiler. Hiç “Nazan” demediler bana, hep “Nazan abla” dediler, halen de öyle diyorlar... O dönemde, 15-20 yıl boyunca niye dikiş tutturamamış olduğumu sordum kendime. Ben nelerden hoşlanıyorum, hangi filmleri seviyorum, hangi kitapları okuyorum, hangi müzikleri dinliyorum, bana bunları sevdiren neler? Kendi dünyamın sözcüklerini aradım, kendi dağarcığımda neler var, bunları düşündüm... Evimiz kitaplarla donatılmış bir ev değildi. O güne kadar ne gördüysem, neyle beslenebildiysem, o Türkçeyle şarkı yazmaya kalkıyordum. Daha sonra okumanın tadına varınca yazdığım şarkılar da değişti. Benim ilk okuduğum kitap “Teneke”dir. Geçenlerde Yaşar Kemal'le telefonla konuştum, “kimi Cumhuriyet çocuğudur, kimi de benim gibi Yaşar Kemal çocuğudur” dedim kendisine. Yazdıklarının bana nasıl hayat verdiğini, yaşama nasıl tutunmamı sağladığını anlatmak istedim... Aslında “Bir Hadise Var”daki şarkılar aşka yaslanmıştı. Şarkıların her şeyi söyleyebileceğini anlamak epey zamanımı aldı.
Senin aşk şarkıların da hikaye formuna, sinemaya yakın oldu hep.
İnsanın meramını anlatması önemli olan... Şimdi “Ukala Dümbeleği” bir aşk şarkısı, ama içinde “bırak hata yapayım / düşündüğüm gibi yaşayayım / ne halim varsa göreyim / sonucuna katlanayım...” diyorum. Bu dörtlük sadece aşkı anlatmıyor. Ayrıca hiçbir aşk, piyasada rastladığımız aşk şarkılarındaki kadar kolay yaşanmıyor ki. Aşk karmaşık bir duygu. Aşk şarkıları da biraz karmaşık olmalı, çelişkiler barındırmalı... Ama bir durumu ne kadar basit anlatabilirsen o kadar iyi olur. Elbiseyi süslemeye kalkarsan üstünde ağlayabilir. Kelimeleri seçerken süslemeden kaçınmaya çalışıyorum.
Bazı kelimelere tav olup da şarkı yazdığın olmadı mı hiç?
Öyle şey olur mu ya? Duygudan yola çıkarım her zaman. O duyguyu ifade eden kelimeler gelir, şarkıyı bulur...
Yine de kelimelere bir sevgi duyduğun belli.
Eduardo Galeano'nun “Yürüyen Kelimeler”inde çok güzel bölümler var. Çok sevdim o kitabı... Kelimeler hayatı oluşturuyor, bir söz hayat kurtarmaya –bazen de tersi– yetebiliyor. “Duvara Karşı”da Sibel hapishanede Cahit'e “seni bekleyeceğim” diyor. Cahit, buna inanmak istediği için inanıyor. Yedi seneyi o bir tek cümleyle, o umutla geçiriyor. İçeriden çıktığında “hayatta kaldım, anlıyor musun” diyor arkadaşına, Güven Kıraç'a.
“Duvara Karşı” etkiledi mi seni?
O filmden çıkamıyorum, hâlâ ordayım... Özcan Deniz bana bir Lübnan bestesi getirdi, üzerine şarkı sözü yazmam için. Şarkıdaki duygu “Küçük Gemiler”in uzantısı gibi bir şeydi benim gözümde. O günlerde Fatih Akın'ın filmini seyretmiştim, allak bullak olmuştum. “Bir adam düşün gözü yolda, yarı ölü yarı diri bir arafta...” diye yazdım sözleri. “Tomurcuk” benim için “Duvara Karşı”nın şarkılarından biri oldu sanki.
İçinde “şarap” geçen şarkılarının sayısı arttı. Son albümünde iki tane var.
Son albümde “ayran” da var ama. (gülüyor) “At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün, dökülsün meyler yere...” Bu şarkı gelir benim aklıma şarap deyince. Fonetik olarak çok güzel geliyor kulağa şarap. Bir şarkıya çok yakışıyor. Mesela viski yakışmıyor. Belki bir rock şarkısına yakışır, ama Türk sanat müziğinde viski ne kadar kötü. (gülüyor) Ayrıca kırmızı şarabı çok severim.
Şarapçı diyebilir miyiz sana?
Diyemezsiniz. (gülüyor) Belki hipoglisemim olmasa diyebilirdiniz. Ben rakıyı da severim, ama sofra kuracaksın, meze hazırlayacaksın, zahmetli iş... Şarabı bir elmayla, bir peynirle, bir sigara eşliğinde içebilirsin. Meşrubat gibi geliyor bana bazen.
“Ucuz şaraplar içtim” diyordun “Geberik” şarkısında.
İçmişimdir, yazmışımdır. (gülüyor)
Şarap kafasıyla yazdığın şarkı var mı hiç?
“Hadi Güneye”, “Bu İstanbul” kıyak kafayla yazdığım şarkılar. Onları yazarken şarkıların sarhoşluğuyla şarabınki karışıktı. “Hayat Güzelmiş”in aranjmanını da şarap eşliğinde yaptım en son. Kırk yılda bir, en fazla iki kadeh içiyorum, kendimi mutlu edecek kadar...
“Beyoğlu” çok ilginç bir şarkı. İnsan 3 dakika 41 saniyede bu kadar çok şeyin anlatılabileceğine inanamıyor.
Bir şey itiraf edeyim mi? Demin şöhretten bahsediyorduk. O ilk yıllarımda tıpkı yabancı gruplar gibi ülke ülke dolaşmayı, otobüslerde gezmeyi, her yerde konser vermeyi hayal ederdim... Aslında bu işin en tav olduğum tarafı buydu. (gülüyor)
En güzel dizelerden biri “battı balık yan gider”. “Beyoğlu”nun finaline cuk oturmuş, sanki bu deyim bu şarkı için yaratılmış gibi...
Etki yaratan bir söz olduğunu kabul ediyorum, bütün şarkıyı tek bir cümleyle anlatıyormuşum hissine ben de kapıldım. Gündelik hayattan bir söz. Kendimizi yollara vuralım, battı balık yan gider, acı patlıcanı kırağı çalmaz, atın ölümü arpadan olsun... Daha sayayım mı? (gülüyor) “Hayat Güzelmiş” şarkısı hakkında Hakan Kurşun'la konuşmuştuk. Bütün şarkıyı anlatan lafın, sondaki “utanmadan” lafı olduğunu söyledi. Bir derdi kısa sürede anlatırken, özetini de bir kelimeyle çıkarmış olmam hoşuna gitmiş. Bu şarkının farklı bir versiyonunu yaptı Hakan Kurşun.
Nasıl bir şey?
Valla şahane oldu. Şan kaydını ve tempoyu hiç değiştirmeden, alt yapıda kıyametler kopardı. Elektronik müzik, çok ilginç tonlar. Bir gün inşallah yayınlarım.
“Beyoğlu” şarkısından Osibisa bile geçiyor...
Gazeteci bir arkadaş “joint” zannetmiş Osibisa'yı. (gülüyor) Benim kuşağım için Afrika müziği Osibisa'ydı. Plak kapakları da çok etkilerdi beni, aynı tipte çok kapak vardır o dönemden. Garip vahşi orman çizimleri, maskeler, hayvanlar... Onları dinleyerek Afrika'yı merak etmeyi öğrenmişizdir. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte Araplardan oluşan bir ülke diye bilinirdi Afrika. Belki daha ilgili birine sorsan, açlıktan, kabile savaşlarından, safariden falan bahsederdi. Fakat Afrika'nın bir kültürü, bir müziği de var yani.
Geçen sene rap'çi Ceza bir televizyon programına konuk olmuştu. Telefonla programa katılan babası, “gençliğimizde Osibisa dinlerdik” demişti...
O kuşak bilir Osibisa'yı. Mesela Cahit Berkay'lara da sorsan bilir elbette. Moğollar da aynı mantıkla Anadolu rock yapıyordu. Santana nasıl Latin rock'sa, Osibisa da 70'li yılların Afrikalı, Ganalı rock grubu. İnternetten baktım, hâlâ konser veriyorlarmış...
Beş senedir albüm yapmıyorsun, ama hiç değilse geçen sene Ahmet Kaya tribute albümünde sesini duyabildik. Böylece “yorumcu” tarafını da öğrenmiş olduk.
“Mahur” hem Ahmet Kaya şarkısı, hem de Attila İlhan şiiri olduğu için ben de memnun oldum. Ahmet Kaya'nın sesi çok dokunuyor bana. “Şafak Türküsü”nden beri böyle... Bence şimdi Simge, sırf Ahmet Kaya şarkılarından oluşan bir albüm yapsa çok sevilir.
Albüm kapağındaki kolaj çok güzel. Müzeyyen Senar'dan Oğuz Atay'a, John Lennon ve Yoko Ono'dan Adile Naşit'e kadar küçük küçük onlarca resim... İnsan gözünü ayıramıyor.
CD'nin üstünde Nazan Öncel'in geçmişten bugüne, 9 yaşından 50 yaşına her türlü hali var. CD'yı çıkardığında altından bu kolaj çıkıyor. Çünkü bu insanlarla bugünlere geldim ben. Bir şeyler yapabildiysem o insanların filmleri, şarkıları, kitapları sayesinde yapabildim. Sanki çok anneli, çok babalı bir insan duygusu yaşıyorum. “Ne güzel” diyorum, “bu kadar çok anam babam var!..” Son birkaç senedir, gazetelerde rastladığım fotoğrafları kesip yapıştırdığım defterlerim oldu. Daha dün James Baldwin'le Marlon Brando'nun yan yana fotoğrafını kesip koydum. Aynı zamanda kurşun kalemle şarkı sözlerini karaladığım, notlar aldığım, bazen saçmaladığım sayfalar...
Bu kolaj geçmişe bağlılık ya da geçmişe takılıp kalmak anlamına da geliyor olabilir mi?
Ama onları bugüne taşıma duygusunun üstünde durmak istiyorum. Ölü sevicilik gibi mi algılanıyor yoksa? Tam tersine, yarına ilişkin hayallerim de vardır bu kolajın içinde. Cem Karaca'nın fotoğrafını görünce, “hep kahır, hep kahır, bıktım be” diyen sesi yankılanıyor kulaklarımda. Keşke bu kolajı ona götürebilseydim, yüzünde bir tebessüm görsem bana yeterdi. Bazı insanlara hayat bir ayrıcalık tanısaydı keşke. Ölüm onlar için söz konusu olmasaydı... Murathan Mungan'ın albümünde “Göç Yolları”nı ne kadar güzel söylemiş. Şarkıda “rüzgâr” demiyor, “rûzgâr” diyor, dikkat ettin mi? Kimse onun gibi “rûzgâr” diyemeyecek bir daha.
Defterlerindeki fotoğraflarda gençler de var mı?
Var tabii. Bizim kuşaktan insanların fotoğrafları da var, Tarık Akan, İlhan İrem, Sezen Aksu, Ahmet Kaya... Mesela Kurt Cobain var... Bertrand Cantat da var. Ona çok üzülüyorum. Onun sayfasına karaladığım bir şey var, hayatımda ilk defa direkt bir fotoğrafa bakarak bir dörtlük yazdım: Havalar baharı müjdeliyor mu / Çocuklar denizden taş topluyor mu / Güneş var mı güneş bizim oralarda / Kağıdım kalemim beni bekliyor mu?..
CD'deki kolaj, akla başka şeyler de getiriyor. Artık hayatımızı bir kolaj olarak mı yaşıyoruz acaba? Her an bir bilgi bombardımanı altındayız, hiçbir konunun, hiç kimsenin üstüne tam eğilmeden günler karman çorman geçip gidiyor sanki...
Aralarından bir seçme yapmıyorsak kötü. O bombardımanın arasından kendine yakın hissettiklerini seçebilmelisin. Kalbinde, kafanda bir bahar temizliği yaparak fazlalıkları atıyorsun, böyle insanları oraya yerleştiriyorsun. Her zaman onlar sana gelmez, sen onlara gideceksin. Ben ortaokulu bitirdiğimde kitaplarda Nâzım Hikmet yoktu. İki sene önce de dışarıdan liseyi bitirdim, Nâzım Hikmet gene yoktu. 30 sene önce bıraktığım yerdeydi ders kitapları. En iyi şairini okulda okutmuyorsun, ama öbür taraftan da, bu okuldan mezun olmuş çocukların pop şarkılarında iyi sözler yazmasını bekliyorsun!..
Albümün kapağındaki Frida Kahlo pozu, olumlu-olumsuz çok konuşuldu.
O fotoğrafa Nazan Öncel olarak bakmıyorum ben. Frida Kahlo'nun fırçasından çıkmış hissini versin istedim. Bunu hayal etmek bile güzel. Joni Mitchell'ın bir albüm kapağını hatırlıyorum. Van Gogh'un kulağı sargılı otoportresini kendine uyarlayarak çizmişti. Herhalde hiç kimse “vay sen kim oluyorsun, kendini Van Gogh mu sanıyorsun?” dememiştir Joni Mitchell'a.
Renaud'nun konser afişleri vardı: Che Guevara, sırtına bir Renaud tişörtü giyip poz vermiş.
(gülüyor) Bak, ne güzelmiş... Fotoğraf çektirmek zor geliyor aslında. Ama madem bu işin bir parçası, bari üstüne gideyim diyorum. Bir oyun alanı gibi düşünerek keyfini çıkarmaya bakıyorum, en azından tahammül gösteriyorum. Mesela meyvelerle, sebzelerle çok eğlenceli oldu. Bu armutlar benim mücevher anlayışımın karşılığı olamaz mı? Pırlanta da neymiş, acı biberlerim var benim! (gülüyor)
“Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” ismi çok güzel şeyler çağrıştırıyor. Bu da aynı oyunun bir parçası gibi...
“Fotoğraf çekindik” derlerdi bir zamanlar. Ya da mesela düğünün sonları doğru, “hadi şimdi de fotoğraf çekinelim.” (gülüyor) “İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana” diye de bir halk türküsü vardır, ne kadar sıcak bir duygu... Yaşlandığımdan mıdır nedir, bugün fotoğraf meselesi dünden de önemli hale geldi benim için. Benim çocukluk fotoğrafım çok azdır. Serkan'ınkiler bile sayılıdır. Eskiden törenle çektirirdik fotoğrafları. Güzelliği de belki ordaydı. Bir gün, yakında Serkan 2 yaşını dolduracak diye, uzun uzun bir fotoğraf hazırlığına giriştiğimi hatırlıyorum. Günlerce en sevdiği renkten hırka ördüm, sonra bir güzel saçlarını kestim ve doğum gününde sürpriz yapmak üzere bir fotoğrafçıya götürdüm. Birkaç gün sonra ekşi suratlı, dokunsan ağlayacak bir Serkan fotoğrafı tutuşturdular elime, “al sana doğum günü hediyesi” der gibi. (gülüyor)
Demin Iraklılara yapılan işkencenin fotoğraflarından bahsettin. Bir de öylesi var.
Elif Şafak bir röportajda tavsiye etmiş, Susan Sontag'ın “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabını aldım. Fotoğraflara başka bir pencereden nasıl bakılacağını anlatan makaleler var. “Günümüzde savaşlara son verileceğine kim inanır” diye soruyor, “hiç kimse, hatta barış için mücadele edenler bile inanmaz buna” diyor... Bugünlerde fotoğraf denince aklıma önce savaş ve Bush geliyor zaten. Geçen gün bir film izledim, şöyle bir diyalog geçiyordu: “Bütün diktatörler bir gün ölür, bıyıklısı da bıyıksızı da, göbeklisi de göbeksizi de.” (gülüyor)
Bunlar da şarkılarına yansıyacak mı?
Farkında bile olmadan yansıyordur belki. Bilmiyorum. Geçen gün, bir savaş karşıtı şarkıyı yazarsa Duman yazar diye düşündüm. Umarım yazarlar. Kaan (Tangöze) çok duyarlı, çok derin bir herif gibi geliyor... Demin dediğim filmin adı da “Çek Dumanı İçine”ydi zaten. Bak, tam uydu şimdi. (gülüyor)
En sevdiğin Duman şarkısı ne?
“Kaçamadık buradan başbaşa” diyor ya, bayılıyorum ona. “Oje”ydi, değil mi?
Bu albümün popülerliği daha önceki albümlerini de öne çıkardı sanki. Bugün “Göç”ten ve “Demir Leblebi”den hiç olmadığı kadar bahsediliyor sağda solda...
Hiç aklıma gelmezdi, çıktıktan beş sene sonra “Demir Leblebi”den övgüyle bahsedileceği... Meğer o albüm biliniyormuş da, bilindiğini bilmiyormuşuz. Yeni albüme o anlamda teşekkür etmek lazım. Onca emeğin karşılığını şimdi alıyor gibiyim.
“Yan Yana Fotoğraf Çektirelim”in içinde “Sokarım Politikana” ve “Demirden Leblebi” şarkıları olsaydı, yine bu kadar satar mıydı sence?
Satmazdı. Aynı kızılca kıyamet bu albümün başına da gelirdi. Ben o dönemde bazı tabuların yıkılacağını düşünmüştüm. Tabu tabudur bu memlekette, duvarlar yıkılır, tabular yıkılmaz, bunu görmüş oldum. Geçtiğimiz hafta bana Aziza A geldi. “Demirden Leblebi”yi seslendirmek arzusunda olduğunu söyleyince, bunun doğru olmadığını, zaten bana yapmadıklarını bırakmadıklarını söylemeye çalıştım kısaca. O şarkı, üzerine hiç konuşmadığım ve konuşmayacağım otobiyografik bir şarkı. Aziza A'nın hayatında o şarkıyla ilişkilendirebileceği bir hatırasının olmaması açısından da uygun değildi bence... Yine de şarkıya ilgi göstermesi hoşuma gitti. “Göç” de sevilmesine sevilmişti, ama satmamıştı. Zaman içinde bazı insanların göz bebeği oldu sanırım. Belki “Demir Leblebi” albümü için de aynı şey söz konusu olacak. Bugüne kadar bazı albümlerim çok sattı, bazıları satmadı. Her iki duyguyu da iyi tanıyorum. Satmayan bir albümün kötü anlamına gelmeyeceğini veya her satan albümün de iyi olamayacağını biliyorum.
Çok satmaya karşı tepkileri haklı buluyor musun?
Hayır. Bu ayıpmış gibi düşünülüyor. Bana ayıp gelmiyor. Charlie Chaplin'i iyi ki de bütün dünya tanımış. Onun varlığından haberimiz olmasa, dünya çok daha kötü bir halde olurdu bugün... Zaten satmak veya satmamak insanın elinde olan bir şey değil ki. Hem uğraşıp didinip bir albüm yapacaksın, hem de “aman, mümkün olduğu kadar az satsın” diyeceksin, çok saçma değil mi?
SİREN İDEMEN
Roll Dergisi - 01 Ağustos 2004
|