|
Nazan Öncel Şarkılarında Hayatı Anlatıyor
Nazan Öncel müziğe çok küçük yaşlarda başladı ama başarı 1991 yılında çıkan “ Bir Hadise Var” albümüyle geldi. Sonra “Ben Böyle Aşk Görmedim” daha sonra da Öncel’in belki de en özgün albümü; “Göç”. Ardından “Sokak Kızı”. 1999 yılında çıkarttığı “Demir Leblebi” Nazan Öncel’in en keskin şarkılarını içeriyordu, etkisi müthiş oldu. Derken uzun bir sessizlik dönemine girdi Öncel. Ve nihayet “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” albümüyle sevenleri ona yeniden kavuştu.
Nazan Öncel müziğimizin hiç büyümeyen, asi, duyarlı, kırılgan, öfkeli, deli dolu kızı. Gözlerinde yaşanmışlık var, sahici ve güzel bir kadın. Her şarkısıyla kendinden, yaşamından bir parçayı cesurca ortaya koyan bir ozan. Uyduruk şarkı sözlerinden geçilmeyen pop müzik piyasasında, Nazan Öncel yemyeşil bir vaha. Üstelik özgünlüğünden asla taviz vermeden geniş hayran kitlelerine ulaşabiliyor, kendisini olduğu gibi kabul ettirebiliyor. Şarkıları kimi zaman neşeli, hayat dolu; Hüp, Hay Hay ya da Gülşen’e verdiği Of Of gibi …kimi zamansa insanı ağlatan bir cinsten, Göç albümündeki Gidelim Buralardan şarkısı gibi ya da son albümünden Nereye Böyle ve Küçük Gemiler gibi.
Her gerçek sanatçı gibi o da biraz kızgın; şarkılarından çok özel hayatı ile ilgilenenlere, yaşamından dedikodu malzemesi çıkarmaya çalışanlara, yani medyaya…Belki bu yüzden artık ortalarda çok fazla görünmüyor. İşini yapıyor, şarkılarını yazıyor, söylüyor; sahte ilişkilere kapatmış kendisini. Onu bu röportaja ikna edebilmemiz hayli zor oldu. Ama sonuçta, biraz da İzmirlilik avantajı öne çıktı ve keyifle okuyacağınızı düşündüğümüz bir söyleşi çıkardık ortaya.
Türk Pop Müziği’nde sizin yeriniz apayrı. Her şarkınızda kendi ruhunuzu değişiyor gibisiniz. Bu durum sanatçı olmanın ön koşulu olsa da, katlanılması güç bir şeydir. Siz kendinizi nasıl koruyorsunuz? Yalnızlığı tercih ederek mi?
Ben ortalıkta pek görünmeyi tercih etmiyorum, çünkü albüm çıktıktan sonra söz artık şarkılarındır. Konuşmak ya da uluorta, sırf bir yerlerde görünmüş olmak için görünmek pek arzuladığım bir şey değil. Buna bir anlamda müziğin dışında kalan gereksiz polemiklerle şarkılarımın kirlenmesini önlemek de denilebilir. Ne demişler: Söz gümüşse sükut altındır.
Son albümünüzün genel havası bu kez neşeli. Daha şenlikli şarkılar söylüyorsunuz. Ziller, zurnalar, bağlama, tar, darbuka, klarnet eşliğinde. Sanki hayatla daha barışık gibisiniz. Doğru mu? Önceki albümlerinizde daha öfkeli daha kırgındınız.
Evet, bazı şarkılarım için bu hep geçerli olmuştur. Yerli çalıgıların karşılıklı konuşmasını, birbirine cevap vermesini yine istemiştim, onları konuşturdum, ağlattım zıplattım. Bu coşkuyu seviyorum. Ne kadar yemek yersem yiyeyim ekmek yemedim mi karnım doymuyor. Soframdan kimsenin aç kalkmasını istemedim. Demir Leblebi ya da Sokak Kızı’ndan başka şeyler anlatıyordum. O albümlerde anlattığım konular orda kaldı. Bu albümde anlattıklarımsa bugünkü duygularımı yansıtıyor denilebilir. Bu anlamda benim cephede değişen pek bir şey yok. Bir sonraki albüm için de aynı şey geçerli olacaktır. Her zaman duygularım ve hayatım çevresinde olup bitenleri anlatmayı seçmişimdir ama her albümün yeni tatları beraberinde getirmesi gerekir.
Çok küçük yaşlardan itibaren müzisyen olmak istediniz ama başarı geç geldi. Bir röpotajınızda “1991 yılında son bir deneme yapmaya karar verdim, yine olmazsa vazgeçecektim” demişsiniz. Vazgeçebilir miydiniz gerçekten.
O günlerde öyle düşündüğüm doğrudur. Bir yolun bu kadar yokuşu olunca insanın gözü korkuyor her halde. Zaten biricik amacım yazdığım şarkıların birilerinin duygularına tercuman olmasıydı. Bu, ünlü olmadan da yapılabilirsin isterdim.
Müziğiniz beğeniliyor, besteleriniz aranılıyor, para kazanıyorsunuz. Bu başarı yaratıcılığı ne yönde etkiliyor? İnsan ruhu biraz rahata ve güvene kavuştuğunda yaratma tutkusu azalmaya başlar mı? Sanatçıların ortak endişesi, ya bir gün gelir de hiçbir şey üretemezsem korkusu var mı sizde de?
Böyle bir endişem yok ama insan hayatı boyunca ne kadar iyi şarkı yazabilir onu pek bilmiyorum doğrusu. Ne okuduğunuza, hayatı ne kadar özümsediğinize, ne kadar acı çektiğinize ve tercihlerinize de bağlı bir şeydir bu. Paraya gelince bu benim için tali bir şeydir ve kendilerinden pek haz etmem. Köşeye sıkıştırılmadan, yaşamınıza yön verebilecek kadar paranız varsa tehlikeli olmaktan çıkar. Aksi halde hayatın merkezine konulursa insanı köreltebilir, düz ve küt biri yapabilir. Bunun için para sadece hayatımızı kolaylaştırmak için gerekli bir araçtır. Bir lokma ekmek bir hırka felsefesini benimsemiş insanlardan biri olarak bu benim düsturumdur. Ha, bana lazım değil mi, elbette lazım. Çünkü yarına dair planlarım var. Ne bileyim, mesela bir halka açık kütüphane yaptırmak istiyorum, ya da bir aşevi, vesaire. Çabalarım bu doğrultuda, yapabilirsem ne ala. Paylaşmak her zaman kalbe iyi gelir.
Her şeyin ötesinde en güzeli bir işe yaramış olma duygusudur ki, bu da benim için huzur sözcüğü ile eş değerdedir.
“Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” albümündeki fotoğraflar çok ilginç. Oğuz Atay, Don Kişot, Edith Piaf, Şarlo, Can Yücel, Erol Büyükburç, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Ece Ayhan, Aşık Veysel ve daha bir çok isim. Neden koyuldu bu resimler? Onlara bir tür saygı duruşu mu bu?
E, bir yerde bu üstün insanlar gelişimimde bana yön vermiş, yoğrulmama yardımcı olmuşlardır. Mutsuzluğun bulaşıcı olduğunu Dostoyevski’den öğrenmiş az insan yoktur sanırım. Ya da “dost” kelimesinin ne manaya geldiğini en güzel Veysel anlatmamış mıdır? Hayatta kaybedecek bir şey olmayan insanlara “Tutunamayanlar” rehber olmasaydı başka ne olabilirdi ki? Bunlar hayatımıza sessizce girmiş, bizi eğirip bükmüş büyük insanların eserleri, deyişleridir ve öğretileridir de aynı zamanda.
Albüm kapağında Frida Kahlo’yu çok andıran bir kostüm ve saç modeliyle poz veriyorsunuz. Bu kadında sizi çeken şey nedir? Acılarla dolu ama asla pes etmediği yaşamı mı?
Sadece zengini oluşu değil elbette. Bir insan olarak dünyaya bakışı, duruşu ve sağlam kişilikli istisnai insanlardan oluşudur. Bu Edith Piaf da olabilir, Şarlo da. O resim sadece meramımı anlatmama yardım etmiştir ve bir semboldür anlatmak istediğim. Aynı zamanda sanata ve insanlara bir selam çakmaktır yaptığım. Bu insanlar karşısında ruhum saygıyla ayağa kalkıyor.
“Nereye Böyle?” şarkısının klibi “Örümcek Kadının Öpücüğü” filminden bir sahne gibi. Klip, albüm kapağı gibi çalışmalarda sizin yerinize bir ekip mi proje geliştiriyor, yoksa bu fikirler size mi ait? Ben kişisel olarak bu klipteki görüntünüzü çok sevdim ve şarkıyla çok bağdaştırdım.
Teşekkür ederim. Albüm kapakları olsun kliplerimin düşünceleri olsun, şarkıların düzenlemeleri olsun, tamamını kendim hazırlarım.Yönetmen, tasarımcı, ya da müzisyen arkadaşlar düşüncelerimi sadece uygularlar. Kendilerine pek bir şey bırakmam. İçinde bir pırıltının olduğu ve doğru bulduğum bir fikri ben de seve seve kabul ederim aslında ama arkadaşlar olsunlar benden bekliyorlar. Benim de onları biraz böyle alıştırmamdan kaynaklanan bir şey galiba.
“Beyoğlu” şarkısını çok seviyorum. Beyoğlu ile ilginç bir ilişkiniz var gibi. Biraz bahsedebilir misiniz? Daha doğrusu İstanbul ile ilişkiniz nasıl? Bir İzmirli olarak bu dev şehirde nasıl yaşıyorsunuz?
İstanbul Orhan Veli’nin gözüyle bakıyorum; “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” misali. Beyoğlu ise hayatımdaki en önemli yerlerden biri. Sinema, sergi, tiyatro, müzik dostlar ve sohbet… Derinine indiğinde, hayatın üstüne yatanlarla, altında kalanların birbirine değmeden yaşadıklar bir yer. Beyoğlu için ne desem az.
İzmir’e sık sık gidip geliyorsunuz diye biliyorum. Nasıl değerlendiriyorsunuz İzmir’i ve İzmirlileri? İstanbul’un sanat ve basın dünyasını İzmirliler besliyor. Tesadüfi bir durum mu bu sizce?
Valla! İzmir’de annem ve kardeşlerim de olmasa, her zaman özlediğim ve bir gün umarım tekrar yaşayabilirim dediğim bir şehir. Adı bile yeterince duygusal geliyor bana. Onunla bu anlamda bir kan bağım var, bana yirmi beş sene duygudaşlık etti, kahrımı çekti, sırtında taşıdı. Daha ne yapsaydı! Göç albümünde “Çocuk Kalbin de İzmir”i anlatmaya çalışmışımdır. Hala o şarkıyı ne zaman duysam, şarkı boyunca gözlerim dolar, İzmir gözlerimin önünden çıkar gider.
Şarkılarınızı yaratırken kendiniz ve anılarınız dışında nelerden besleniyorsunuz? Etkilendiğiniz müzisyenler, yazarlar, şairler kimler?
Jacques Brel, Edith Piaf, Tom Waits, Bruce Springsteen ve bu anlayışta müzik yapan yeni jenerasyon. Bir düşüneyim bakayım kimler var… U2, REM. Elektronik müziği de seviyorum, türküyü de. Mesela Neşet Ertaş’ı çok severek dinlerim. Alternatif dünya müziği de öyle, bana çok yakın geliyor. Son zamanlarda Eduardo Galeano’ya takılmaya başladım. “Tepetaklak Dünya” çok iyi bir deneme kitabı ve bu adam inanılmaz. Şiddetle önerebileceğim bir başka yazarsa John Berger. Bizdense Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Yusuf Atılgan, Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı. Aslında bu isimleri bilgi versin diye sıralıyorum, ama şuan aklıma gelmeyen o kadar çok usta var ki…
Sezen Aksu “Sokak Kızı” albümünde iki şarkıda size vokal yaptı. Şuan da onunla ilişkiniz nasıl? Türk pop müziğinin iki dev ismisiniz, dostluk var mı yoksa rekabet mi ağır basıyor?
Sezen benim kalbimdir.
1994 -1996 arası müthiş bir yaratıcılık döneminiz var. Hem de en protest, en keskin şarkılarla. 1999’da Demir Leblebi ile bu keskin tavır en üst seviyeye ulaşıyor.“Demir Leblebi ile bir duvar yıkıldı ve ben altında kaldım” demiştiniz. Nasıl çıktınız o yıkıntının altından? Bugün olsa, o muhteşem müzikleri daha yumuşak sözler seçmeyi tercih eder miydiniz?
Müziğimin yakın takipçileri olmasaydı ben hala o duvarın altındaydım. Sağolsunlar eksik olmasınlar beni yalnız bırakmadılar. Söylemek istediğim hiçbir sözü herhangi bir kaygıyla içinde tutamamışımdır. Bu yüzden bu söylediğinizi yapmazdım.
Hem türkülere hem baladlara çok yakışan bir ses renginiz var. Sesinizi nasıl keşfettiniz, müziğe yönelmeniz nasıl oldu? Çılgınlar orkestrası’nın öyküsü nedir mesela?
O arkadaşlarımla bir düğün salonunda karşılaşmış, o gece bir şarkı söylemiş ve orkestrayı kurmuştum. Gençtik, yürekli ve müzik yapmak için yeterince ateşliydik. Sene 1969’du ve henüz on üç yaşındaydım. Uzun yıllar birlikte müzik yaptık, İzmir de çalmadığımız yer yoktu diyebilirim. Bakar mısınız çılgınlığımıza… en büyüğümüz on yedisindeydi.
Yurt dışında nasıl bir konumu var Nazan Öncel’in? Hangi ülkelerde dinleniyor?
Yunanistan, Azarbeycan, Hollanda, Almanya ve Orta doğuda dinlendiğimizi biliyorum. Hüp şarkısı zamanında Türkiye’yi 87 ülkede temsil etti.
Müziğin dışında nasıl bir kadındır Nazan Öncel? Evle arası nasıldır, ev işi yapar mı yemek pişirmeyi sever mi?
Evi ve ev hayatımı çok severim, ama şarkı yazmaktan, aranjman yapmaktan mutfağa girmeye zaman bulamıyorum. Ben de çok çalışan herkes gibi zamanın dayanıksızlığından şikayetçiyim. Yoksa yemeklerim hiç de fena sayılmaz. Galiba mutfaktan çok bir şeyler yaratmayı seviyorum. Ne bileyim, çeşitli objeler yaratmak, giysilerimin orasına burasına bir şeyler dikerek işleyerek küçük değişikliklerle yenilemek daha bir hoşuma gidiyor. Bana terapi gibi geliyor, kafa değiştirmemi sağlıyor böyle şeyler. Zaman bulabilirsem yapıyorum. Şarkı sözü yazarken yapıyorum bunu daha çok. Diyorum ki, bu sözleri kalbin ve beynin ortaklaşa yazıyor, ellerim yazmıyor. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyorum o zaman diliminde. Sokak Kızı şarkısını yazarken pantolon dikiyordum, o sözleri tam bir dakikada yazdığımı hatırlıyorum, örnek olarak. Böyle bir şey olduğu zaman da elimdekini bırakıp gitarı alıyorum o an. Bunun dışında kahvelerde çay içmeyi, deniz kenarında kitap okumayı, fırsat buldukça seyahat etmeyi de severim ama nereye gidersem gideyim eğer gittiğim yere kafamda iş yada şarkı götürüyorsam hemen dönerim. O zaman seyahat, seyahat olmaktan çıkıyor.
Sanatçı olmak nedir Nazan Öncel? Onca sıkıntı ve acıyı yaşamamış olmayı ve daha basit bir hayat sürdürmeyi özlediğiniz oluyor mu? Yoksa sanatçı kimliğinizden dolayı her şeye rağmen mutlu musunuz?
Bu benim kendi seçimimdi, dolayısıyla şikayet etmeye hakkım yok. Ama bir insan dünyayı kendine bu kadar dar etmeyi nasıl seçer, bunu da anlayabilmiş değilim.
Neden sık konser vermiyorsunuz? Kendinizi özletmek mi amaç?
Konser programımız yeni belirlendi. Üniversite konserleri ve Türkiye turnesine hazırlanıyoruz. Yakında duyuracağız.
Beste vermeyi sürdürecek misiniz? Ajda Pekkan için şarkılar hazırladığınızı duydum…
Ajda çok sevdiğim bir arkadaşımdır, şarkı verdiğim doğrudur ama henüz daha demo okumalarını yapmadık, umarım şarkı sesine uyar.
Kutluğ Ataman’ın “İki Genç Kız” filmine dört bestenizi vermişsiniz… Onlar hangileri ve neden bu film?
Kutluğ Ataman Türk sineması için çok kıymetli bir yönetmendir. Sinemaya olan ilgimi bilen bilir, ayrıca Kutluğ’un sineması da, sinemaya bakışı da çok iyidir. Sadece bunun için şarkılarımın İki Genç Kız’da yer almasına izin verdim. Ayrıca Perihan Mağden romanlarını ve makalelerini de ilgiyle okur ve takip ederim. Hay Hay, Otomobil, Hokka ve Hayat Güzelmiş filmde yer alan şarkılar.
Ve son olarak, yaşadığınız ülkeyle aranız nasıl? Sahte dünyaların, vitrinciliğin hüküm sürdüğü, prim yaptığı bu ülkede sizin gibi sahici insanların yaşayabilmeleri biraz zor oluyordur diye düşünüyorum.
Bu söyledikleriniz sadece bu ülke için geçerli değildir; Tepetaklak Dünya bunu çok iyi anlatıyor, okumanızı öneririm. Sözünü ettiğiniz sahtecilik, hakiki duygularla yan yana getirilemez. Bunlardan korunmanın yolu pek de yok gibidir. Müzik, edebiyat ve dostların limanına sığınıyorum. Dediğim gibi şarkılarda olamasa ne yapardım kimbilir…
İzmirlife - 01 Mayıs 2005
|