Ana Sayfa


















Text Reklamlar:

Yemek Tarifleri
Sağlık Kütüphanesi
Perde



Jan Axin

> ”Çalmak Kolay, Zor Olan Yaşamak”

 Biyografi | Diskografi | Fotoğraflar | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basında | Forum
”Çalmak Kolay, Zor Olan Yaşamak”

İlk albümün “Bajar (Kent)” bazı çevrelerce ‘apolitik’ olarak değerlendirilmişti. Hatta buna yönelik eleştiriler aldığını da söylemiştin. Fakat yeni çıkan albümün “Evînên Şikestî (Kırılmış Aşklar)”, “Bajar”dan daha politik bir albüme benziyor. Birlik olalım, derdimizi konuşalım diyorsun bir şarkıda mesela...

Jan Axîn: Sen “Sebra Azad” isimli şarkıdan söz ediyor olmalısın... Şarkının sözlerinin anlaşılmazlığıyla’ ilgili kendi çevremde de sohbetler ettik aslında. Orda ben politik anlamda biraradalıktan söz etmiyordum aslında. İki insanın biraraya gelmesi; bir aşk buluşması. Yani konuşma fırsatı olsa, dertleri paylaşma fırsatı olsa, belki de sorunlar daha kolay çözülebilir, diyorum. Ama şarkıda “özgür bir yaşamda aşk” anlamı da var tabiki.

Mihemed Şêxo da Saddam dönemindeki sansür yüzünden Kürdistan’a “gül” veya “gülistan” der. Evinên Şikestî’deki bazı sözleri biz de ‘gül’ veya ‘gülistan’ olarak anlamayalım mı?


Mihemed Şêxo için doğru söylüyorsun; o bir yarine ‘gül’ der bir de vatanına. Onun duygu dünyasını bizler şimdi daha iyi anlıyoruz. Ama benim meselem tam olarak bu değil. Benim derdim daha çok kırılmış aşkların onarılabilirliğine işaret etmekti. Fakat aşk için özgür bir vatan, özgür bir vatan için de aşk istiyorum. Bunu bizlerin hayatında olması gereken bir durum olarak düşünüyorum. Sadece Kürtler için bunu söylemiyorum tabii ki ama, bence Kürtler içindeki aşka baktığın zaman, temel bir sorun var. İnsanlar bir koşuşturmaca içinde yaşıyorlar. Kimin kimi sevdiğini, kimin kimden nefret ettiğini kestirmek güç oldu biraz. Bir gariplik var bence. Derdim, net olsun her şey. Kim kimi niye seviyor, kim kimden niye nefret ediyor? Bunu bilmek için, konuşalım bence. İfadede de özgürleşmek güzel olmaz mı?

Sence yaşanan çatışmalı sürecin Kürt gençlerinin veya en azından senin yaşadığın Diyarbakır’daki gençlerin aşk algısına bir etkisi oldu mu?

Ben de aşkların ideolojik yaşandığına inanıyorum. Aynı felsefeyi ve erdemi taşımayan insanların aşkları da uzun erimli olmaz bence. Mutlaka Kürtlerin, Kürt gençlerinin de aşklarında bir noktadan sonra bir ideolojik duruş vardır. Ama ben diyorum ki, insanların özgürce sokaklarda dolaşıp kendilerini ifade ettikleri, edebildikleri bir dünyada, aşk ideolojiden arınır. Politik baskılar –ki politika biraz da egemenlik kurma sanatıdır- azalırsa, aşk da daha temiz olur.

“Evînên Şikestî”de ‘gül’den sadece sevgiliyi mi anlayalım diyorsun?

Aslında evet. Ama ne yalan söylemeli, bu durumda neyi nasıl söylersen söyle, aslında politika da yapmış oluyorsun. Çünkü Kürtlerin rock yapması bile politik bir tavır olarak algılanabilir.

Geçen gün, Diyarbakır’ın büyük semtlerinden Dağkapı’da rastladık; pastane olarak görünen bir mekanda, rock müzik çalıyor, gençler bira içip dans ediyordu. Kimileri fuhuş yapıldığı gerekçesiyle pastane kundaklarken, kimileri de orayı bir eğlence mekânı olarak görüyor. Diyarbakır’daki pastane olayı nedir böyle?

Diyarbakır’da bir rock-pastane mi var, ben bilmiyordum. (gülüyor) Eğer işi sulandırmadan bunu yapanlar varsa, bence bu harika bir haber! fuhuş ile ilgili iddialar benim kulağıma geldi ki, umarım doğru değildir. Bu rahatsız edici bir durum ama gerçekte neyin döndüğünü ben bilmiyorum. Her şeyden önce kadınlara böyle bir yakıştırma rahatsız edici ben bu söylemlerin gerçek olmadığını düşünmek istiyorum. Fuhuş sözcüğü, benim şarkılarımda yücelttiğim aşk kavramını tepetaklak etmeye yetiyor bir kere.

Sence buradaki gençler neden pastaneleri eğlence mekanı olarak kullanıp, orada rock dinliyorlar?

Burdaki gençlerin gidecek başka bir yeri mi var sence? İnsanların rock dinleyip, bunu anlaması güzel olur. Ama ben bunun pastanelerde yapıldığına inanamıyorum.

Rock’la aşk arasında ne gibi bir ilişki kuruyorsun?

Rock bir özgürlük talebi tarzıdır. Aşk da özgürlük olunca vardır, diyebilirim.

Burada ‘özgür aşk’ yaşayabiliyor musun?

Özgür olabildiğin zaman da oluyor, olamadığın zaman da. Ben yıllar önce Diyarbakır’dayken bir kadın akrabamın koluma girmesinden korktuğumu hatırlıyorum. Allahtan şu an öyle acayip bir durum yok. İnsanlar el ele dolaşabiliyor artık. Ama ne kadar özgürce oluyor bu, onlarla tartışmalıdır. Tabii ben on iki yıldır buradayım ve bu süre içinde, zamanın her şeye olmasa da bir çok şeye ilaç olduğunu da görüm.

İlk albümün dolayısıyla, kimi çevreler seni apolitik olmakla suçlamıştı. “Evînên Şikestî”den sonra buna benzer herhangi bir tepki aldın mı?

Hayır. Aslında bu önemli bir konu. Çünkü ya beni kabullendiler veya insanların genel olarak bakış açısında bir değişiklik oldu. Bunlar daha çok muhafazakâr tepkilerdi; eski Kürt müzik kalıplarını savunma, muhafaza etme kaygısıydı. Ciwan Haco bu konunun önemli bir yükünü kendine almıştı zaten. Bu yüzden benim dikkate almak istediğim eleştiriler, müziğin içinden olan insanların eleştirileridir. Çünkü aynı dilden konuşuyoruz diye kimi çevrelerinin tepkileri benim müzik algımı, tarzımı ve zevkimi değiştirmeme neden olamaz. İlk dönemlerde hemen tüm Kürt sanatçılar, siyasal gidişata destek verecek şarkılar okumak istiyorlardı ve bunun dışındakileri yerden yere vuruluyordu. Roll’a verdiğim ilk söyleşide de anlatmıştım; ben konuya biraz farklı yaklaşmak istedim. Politik şarkılar var, bir sürü var. İnti İllimani gibi bir grubun ayakta kalması, Grup Yorum’un tarzı destekliyor olması. Bu kötü bir şey değil ki. Benim bakışım sanırım daha kişisel.

Kişisel olan politik değil midir?

(gülüyor) Bunu söylemek üzücü ama, bugün Kürtçe şarkı söylemenin kendisi politikliktir. Ben bunu doğru bulmuyorum. Benim idealim, Türkçe veya İngilizce, Almanca, ya da Çince olsun, rock yapan bir grupla, kendi dilimle, düetler yapmaktır. Düşünsene, bu ne kadar güzel olurdu. Kazım Koyuncu ile o Kürtçe ben Lazca söleyerek bir düet yapamadım diye içimde kaldı. Kürtçeye sıkışıp, sıkıştırılıp kalmak ve her ‘Kürt’ dediğinde siyaset yapmış oluyor olmak hayat için de bir sıkıntı yaratmıyor mu? bence bir zorlama. Asıl diyalog, dilden çok, -hangi dil olursa olsun- dilden çıkan sesle kurulabilir...

Müzik kayıtlarını yapmak için İstanbul’a gidiyorsun. Aynı zamanda öğretmenlik yapıyorsun. Bunun zorlukları neler?

Diyarbakır’da kayıt stüdyosu var, bir kaç tane. Ama bunlar maalesef çok ciddi sound’lar çıkarabileceğimiz yerler değil. O yüzden İstanbul’a gitmek zorunda kalıyorum. Evînên Şikestî’nin kayıtları için Diyarbakır’daki stüdyolardan da yararlandım ama, burada çok gelişmiş bir müzik piyasası olmadığından, yüzümüzü hep İstanbul’a dönmek zorunda kalıyoruz. Kayıtlar için genelde tatillerimi kullanıyorum, zaman zaman izin alıyorum. Bir albüm projesini bitirmeye çalışmak, sizin bireysel işiniz ama öğretmenlik kamu işidir. Kamu işinizi aksatamıyorsunuz. Geçerli bir mazeretin olmadığı sürece, görevini sürdürmek zorunda kalıyorsun. Müzisyenlik de her zaman mazeret olarak kabul edilmiyor ne yazık ki. Ben iki yıldır herhangi bir tatil yapamadım yani. Belki bu yaz, bir yerlere gitme şansım olur.

Nereye gitmeyi planlıyorsun?
Diyarbakır yazın çekilmez derecede sıcak oluyor. O yüzden suya, denize hasret kalıyoruz. Biraz iyot, biraz kum, eğlenceli olabilir. (gülüyor)

Murathan Mungan’ın bir şiirini de besteleyeceğini söylemiştin. Ama “Evînên Şikestî”de Mungan’ın şiiri yok...
Evet, “Kırılgan” isminde bir şarkı sözü var Murathan’ın. Ne zaman okusam, beni de anlattığını düşünürüm: “Kırılgan bir çocuğum ben/ Yüreğim cam kırığı/ Bütün duygulardan önce/ Öğrendim ayrılığı/ saldırgan diyorlar bana/ oysa kırılganım ben”. Galiba ben de kırılgan bir çocuğum. Kırılganlıkla saldırganlığın ne kadar karıştırıldığını ve ne kadar birbirine yakın olduğunu anlattığını düşündüğümden, beni etkiliyor bu şiir. Aslında kırılmışızdır ama, saldırgan olduğunuz düşünülür. “Kırılgan”ı bestelemek istedim, üzerinde biraz çalıştım da. Fakat bu söz için bulduğum melodiler, içime çok sinmedi. Beğenebileceğim bir havaya getiremedim tam olarak. Bu, sözlerin havasıyla ilgiliydi. Fakat ben “Kırılgan”ı bestelemekten vazgeçmedim, şimdilik erteledim. Bakalım hayat böyle bir şansı elimden almazsa…
Bukowski’ye soruyorlar; “Nasıl yazıyorsun?” o da diyor ki, “yazmak kolay, zor olan yaşamak.” Ben de ” Çalmak kolay, zor olan yaşamak” diyorum..

Diyarbakır’da yaşamanın zorlukları neler?

Az önce de söyledim, herşeyden önce çok sıcak! (gülüyor) Bazen, İstanbul’da olmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü becerikli olan herkes oraya gitti. İnsan giderek yalnız bırakıldığını, terkedildiğini hissediyor. Orda güzel dostlarım var, güzel sokaklar var, hava da bazen buradan daha serin oluyor. (gülüyor). Ben buraya nostaljik bir mekân olarak bakıp, her kötülüğe, ‘bu da bir güzellik’ diyen biri değilim. Ama burası da giderek de değişecek. Ha, İstanbul’da da insanlar birbirine saygısızca davranabiliyor, insanlar birbirilerini taciz ediyor, küfür ediyor, o da başka bir dert. Dolayısıyla dert, kültürel bir dert.
Yaşar kurt’un dizeleri geldi geldi aklıma “Vahşi sokakların hep kavga döğüş/ Bir de neden hep gecesin ah İstanbul.

Rojhan Beken, senin rock müzik yapmadığını söylediğini söylemişti…

roll’un Rojhan Beken’le yaptığı söyleşiyi okudum ama sonra onu arayıp bunun üzerine konuşmadım. Oysa ben ona, “rock müzik yapmıyorum” demedim hiç. Eğer böyle bir şey söylesem, yalan söylemiş olmaz mıyım? “Bajar”ı da “Evînên Şikestî”yi de dinlediniz, değil mi? . “Bajar”daki “Kerim Lawo Çeqilmast” sizce de rock değil miydi? Rojhan ilk Kürtçe rock albümünü kendisinin yaptığını söyledi. Ben de ona, bunun doğru olmadığını söyledim. Bir de tabiî ki Kürtçe rock yapan biriyle ben her şeyden önce arkadaş olmak isterdim. Bu aynı zamanda bu bir ihtiyaç, çünkü bu konuda yalnız hissediyorum kendimi. O benim rock müzik yapmadığımı söyleyebilir. Kendi görüşüdür. Ama ben onun rock müzik yapmadığını söyleyemem. Fakat iyi rock vardır, kötü rock vardır. Niye rock yapmadığımı söylediğimi söyledi, anlamadım . Sakın “kendini var etmek için ötekileri yok say” düşüncesi olmasın. Ben bu anlamsız yaklaşımların kimseye yarar getireceğine inanmıyorum. Sonuçta son noktayı her zaman dinleyici koyar. Bize de yakışan bize duyulan sevgiye layık kalmak.

“Bajar”ın tamamen bir rock albümü olmadığını söyleyenlere ne diyorsun?

Eğer “Bajar”daki şarkıları tek tek ele alırsan, rock’tan çok uzaklaşmış şarkıları da görürsün, evet. Belki bu konuda bir sadelik yoktu ilk başlarda. Ama “Evînên Şikestî” için aynı şeyi söylemek güç. Ayrıca zaten ‘saf rock’ yapmak diye bir kaygısı olamaz ki bir müzisyenin. Önemli olan, müziğin kendisi. Müzik varsa, keyif de veriyorsa, dili, dini, imanı hiç önemli değil.

Sen albümünde bağlama da çalıyorsun. ‘Bağlamayla rock yapılmaz’ deyip, senin rock yapmadığını söyleyenler var…

Kim söylüyor bunu?

Örneğin Rojhan Beken…

Bal gibi de yapılır! Yapıldı ve ortadadır. Bağlama bir senfonide kullanılabiliyor da, neden rock’ta kullanılmasın? Bu tür tepkilere hayretle bakıyorum, inan ki! İrlandalılar, gaydayı rock’ın içine soktular. Çok da güzel oldu. Ee, biz bunu yapınca, niye tukaka oluyoruz? Hem, ‘rock yapıyorum, sen yapmıyorsun’ tartışması da çok sıkıcı. Bunu ben tartışmak zorunda mıyım? Ayrıca ben, ‘illa ki rock yapıyorum’ diye bir saplantı içinde değilim. Müzik yapıyorum;başka tarzlara yakın şarkılar da yapıyorum, rock da yapıyorum ama nihayetinde müzik yapıyorum. Güzel olan budur.

Koma Wetan’ı hiç dinledin mi?

Dinlemez olur muyum? Koma Wetan hepimiz için önemli bir gruptu. Ne yazık ki şu an sadece Kerem Gerdenzeri’yi biliyorum. O da ‘Wetan’ diye bir albüm çıkardı sonradan ama dinleyemedim henüz. Fransa’da yaşadığını ve zor bir hayat geçirdiğini duydum. Ayrıca şöyle kötü bir şey oldu; Türkiye’de Koma Wetan’ın albümü, onların inisiyatifleri dışında çıktığını da duydum. Buna çok üzüldüm. Kerem Gerdenzeri bu kadar zor koşullarda yaşarken, kendi albümünden maddi olarak yararlanamıyor… Kendisiyle tanışıp, albümümü de dinletmek isterdim. Gerçi sanırım dinlemiş, ama ne düşündüğünü bilmiyorum. Ayrıca asıl Ciwan Haco’nun “Evînên Şikestî”yi nasıl bulduğunu merak ediyorum. Jan Axîn, Ciwan Haco’ya mı benzemeye çalışıyor, diyenler çok oldu.

Koma Çar Newa’nın son albümünü dinledin mi?

Hayır, haberim yok. Grupta özellikle Serhat’ın sesi ve duruşu güzel. Bence yorumunda rock eğilimi var. Folk-rock havasında şarkılar da yaptılar. Yanlış anlama, ben de ‘onlar rock yapmıyor’ demiyorum. (kahkahalar) Kanımca onların tercihi zaten o yönde değil. Eğer yapmıyorlarsa da, bu onların kendi tercihidir.

Diyarbakır Festivali’nde gözümüz seni aradı. Daha önceki festivalde çalmıştın. Bu yıl niye yoktun?

Bana bununla ilgili herhangi bir davet gelmedi ki. Mail atıp soranlar da oldu. Belki de festivali düzenleyen arkadaşlar beni, festivalin formatına uygun bulmadılar veya belki de sıra bana gelmedi. Ama sanırım ben çok yakınlarında olduğum, organizasyonun gözü daha uzaklarda olduğu için, beni unuttular. (gülüyor) Olsun ama, Mehmet Atlı vardı, Nilüfer Akbal vardı, bunlar sevindirici.


Egemen Kürt siyasetinin, senin gibi ‘angaje’ olmayan müzisyenlere karşı, sistematik bir tepki politikası güttüğünü düşünüyor musun?

Çok zor bir soru bu. Ya, ben kimim ki, bana karşı sistematik politika gütsünler. Ama şu kesin ki, siyasetçi her zaman için, ondan taraf olup olmadığına bakar ve ona göre hareket eder. Tabii ki sanatla ilgilenen bir kişi kendi dünyasında, kendisine ait bir yapıyı kurmaya çalışır. Bunu dışlayan bir siyasete rağmen, var olmaya devam etmek isteyenlerdenim doğrusu. Fakat sonuçta aynı geçmişten gelmişiz. O yüzden de bizi dışlamaya çalıştıklarını söylemek de istemiyorum. Şu dünyada, hemen hemen aynı şeylerden rahatsız oluyoruz çünkü. Daha ne olsun. Ama biraz desteklenmek, sahiplenilmek isterdim. Çünkü bizler kötü şeyler yapmıyoruz ki.

Geçen yıl Ciwan Haco’nun Ankara’da bir konseri olmuştu. Konser, bir anlamda protesto edilmiş, DEHAP’lılar katılmamıştı. Bu tepkinin sebebi neydi sence?

Bence bunlar çok bilinçli tavırlar değil. Şivan Perwer için de aynı şeyler yapıldı. Oysa hepimiz, onunla çocukluğumuzu yaşadık. Dün Şivan’ı dinlememek nasıl ki apolitiklik ise, bu gün de aynı şekilde, ona tepki göstermek, onu dinlememek, politik değil, apolitik bir tavırdır. O adam, Kürt müzisyenlerine ağabeylik yaptı. Şimdi de kalkıp, bir sürü gereksiz adamı Türkiye’ye davet ederlerken, Şivan’ı görmezden geliyorlar. Ayıptır ya, çok ayıp. Adam yaşlanıyor artık. Siyaseten kimi desteklediği, kimi desteklemediği çok mu önemli Allah aşkına! Bu nasıl bir keşmekeş böyle! İnsaların kaynaşması ve bilinçlenmesi bu tavılarla olmaz bence. Bunu göremiyorsan, artık diyecek bir sözüm olamaz.



Hiner Saleem’in Cannes’da yarışan filmi ‘Sıfır Kilometre’de senin de bir şarkın var. Filmi izledin mi?

Filmi izlemem için Cannes’a gitmem gerekiyordu. (gülüyor) Çünkü bildiğim kadarıyla film daha Türkiye’ye gelmedi. Hiner adına biri aradı beni, ben de mümkünse kendisinin beninle irtibata geçmesini istedim. Hiner Saleem’i tanımayı da çok istiyordum. Bir gün aradı ve ‘Keçikê Bimeş’ şarkısını istedi. ‘Keçikê Bimeş’, Miradko’nun şarkısıdır aslında. Biz tekrar düzenleyip çalmıştık. Şarkıyı filmde kullanmak istediğini söyleyince, tabii ki heyecanlandım. Çünkü “Votka Limon” filmini çok beğenmiştim, “Babamın Tüfeği” kitabı da çok sıkıydı. Şu an merak ediyorum; şarkıyı, filmin neresinde kullandı. (gülüyor)

“Votka Limon”u nasıl buldun?

Zekice bir film. Piyanonun yürüdüğü sahne, etkiledi beni. Ney çalan yaşlı adamın karyolasını dolmuşa bağlamışlar, karın üstünde kayarak, mezarlığa gidiyor. Sonra da takma dişlerini çıkarıp, çalmaya başlıyor. (gülüyor) Trajikomik bir filmdi. Hiner, iyi bir yönetmen bence. Bir de Bahman Ghobadi var tabii. Şimdi “Kaplumbağalar da Uçar” diye bir filmi gösterime girdi ama henüz izleyemedim. Çok övüyorlar. Ama yazık ki sinema ve müzik piyasasında ciddi bir dugunluk var. Bir de bilgisayarlar arttı ya; kopyalama yöntemi var yani. (gülüyor)

Diyarbakır’da savaş uçakları trafiği bir hayli arttı. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Valla sanırım ben alıştığım için, pek fark etmiyorum artık. Pencerenin yanındaki cırcır böceği sürekli ötse, giderek sesini duymaz olursun ya. Bizde de öyle bir alışkanlık oluştu. Buradaki savaş havası artık çok rutinleşti. İnsanlar da pek umursamıyor bence. Savaş tekrar başlamış veya başlamamış… Bir de burada artık her şey yarım kalıyor. Yani yarım bir savaş mı, yoksa yarım bir barış mı desem. Zaten şu sıralar sanat da yarım işliyor. Soruyorsun, şu filmi izledin mi, yarısını izledim, diyor. Şu kitabı nasıl buldun, yarısına kadar okudum, diyor. Şu albümü nasıl değerlendiriyorsun, ilk şarkıyı dinledim, kötüydü, diyor… yani arkadaş sohbetlerimizde espiriye malzemeler diyeyim. Her şeyde bir yarım yamalaklık var yani. (gülüyor)

Sen de yarım bırakıyor musun kitapları, filmleri?

Nadiren , benim müzik yapmak için çok okumam, çok müzik dinlemem lazım. Sıkıntılardan kurtulmak için de çok film izlemem lazım. (gülüyor) ama itiraf edeyim bu aralar tembelliğim üstümde. “Ulysess”i veya ne bileyim Cemal Süreyya’yı okuyup, etkilendiğim pasajları toplamak sonra da onlardan beste yapmak istiyorum… Bakalım, belki bu projeyi gerçekleştirecek durumum olur. Ben yapmasam bile, birinin bunu yapması hoş olur…

İsimleri konuşalım biraz. Diyarbakır’da Jan Axîn, gibi ‘takma’ isimler hayli revaçta. Bunun nedeni ne?

İstersen takma isim demeyelim; sanatçı ismi diyelim. Biliyorsun, insanların çocuklarına kendi dillerinde isim vermesi uzun müddet yasaklıydı. O yüzden bu bir direniş tarzı da olabilir. Resmi düşünce seni kendi isminle kabul etmiyor. Ama sen ona diyorsun ki, hayır kardeşim, ben de senin ismini kabul etmiyorum. Aynı zamanda kimi zaman anne ve babanın sana verdiği ismi de kabul etmiyorsun. Bu güzel bir tavır aslında.

Diyarbakır’da çok yalnızlık çektiğin oluyor mu?

Ya, her zaman kendi ruhuna uygun arkadaş bulamıyorsun. Burası sonuçta çok kalabalık ama bi o kadar da ıssız bir yer. Gerçi ben İstanbul’da da aynı psikolojiyi yaşıyorum. Bu belki de benimle ilgili bir şey, çok emin değilim. Kendimi yalnızlaştırmak gibi bir çabam yok ama ne bileyim, insan yalnız kalıyor işte. Herkes de biraz yalnızdır aslında. Bir de, bizler popüler kültürün naylon zemininde yer bulamayız. Kaç insan Kürtçe rock yapacak ki daha. Bir kere, daha baştan marjinalsin. Debelenmene gerek yok o yüzden. Neysen, o sun.

Geleneksel Kürt müziğini koruma çabasından dolayı, farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenlere tepki gösterildiğini söylemiştin. Sence bu tavır biraz kırılmadı mı?

Evet, bence kırıldı. Dolayısıyla bizim yalnızlıktan şikayet etme oranımız da azaldı. (gülüyor) Sadece müzikal anlamda değil, her bakımdan farklı arayışlar içine girenlerin sayısında büyük bir artış yaşanıyor. Eskiden giysinden dolayı yadırgandığın yerlerde, saçlarını dahi uzatabiliyorsun. Hoş, o zaman da yadırganıyorsun ama en azından kimseyi takmama özgürlüğün var.

Çiftçilik yaptığını da duyduk…

Evet, bir tarlamız var. Tarlayla uğraşıyorum bazen.

Ne yetiştiriyorsun?

Daha çok,buğday, mercimek filan ekiyorum. Hem müzik yapıp, hem de tarlada çalışmak, ilginç oluyor . Çünkü ikisi ayrı dünyalar, ayrı misyonlar. Tarladayken rock da dinleyemezsin; insanlar seni deli sanır… Şu acı verici; bir çok müzisyen hayatını kazanmak için, müzik dışında işler yapmak zorundalar. Ben de zevk olsun diye çiftçilik veya öğretmenlik yapıyor değilim.

Tarlada GDO’lu üretim yapıyor musun?

(Gülüyor). Hayır, ben klasik tarım yapıyorum. Gübrenin içinde hormon olabilir, onu bilmiyorum. Ama tohum elbette GDO’lu değil. (kahkahalar) Çünkü şu hormon meselesi benim de canımı çok sıkıyor. Sadece tarımın değil, müziğin de hormonlusunu sevmem. (kahkahalar)

Esmer Dergisi - 03 Kasım 2006



Gönderen: tuana_tirej  [16 Haziran 2007 16:41:10]
Okunma Sayısı: 234

 

Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle

Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar

Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri

Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam



Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır.
Copyright © 2007 Anatolianrock.com