Ana Sayfa


















Bob Dylan

> Amerikan Folkundan Bir Kesit

 Biyografi | Diskografi | Fotoğraflar | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basında | Forum
Amerikan Folkundan Bir Kesit

ABD'de, beyaz köylü müziği (country-folk), gelişimi boyunca iki ayrı kanalda aktı. Söz konusu müziğin, puriten sofuluğundan Klu Klux Klan'a ve Komünist Partisi'ne uzanması ve nihayet 1960'larda toplumsal muhalefetin bir öğesi haline gelmesi, bu iki ayrı ve çelişik mecrada akmış olmasıyla açıklanabilir. Bir yönüyle, katı ırkçı, ama, hiçbir yemekte duasını eksik etmeyen misyoner mizaçlı ve kendi aklıyla dünyaya düzen vermek isteyen, güneyli beyaz adamın tutucu düşüncelerine masaj yapıyordu. Bu yüzüyle, standart kitle kültürünün önemli bir parçası olarak, geniş bir ticari pazara yerleşti; henüz yirmi dokuz yaşındayken, yüksek dozda uyuşturucudan ölen Hank Williams, bu popüler, eğlencelik müziğin en gözde ismi olmuştu.

1925 yazında, bir gece, Appalaches dağlarından inen yaşlı kemancı Jimmy Thompson, Nashville'de küçük bir radyo istasyonunda konser verirken, bir gün, Tennessee eyaletinin bu mütevazi kentinin country müziğin kalbi ve dünyanın iki büyük diskografi merkezinden biri olacağını aklının ucuna dahi getiremezdi. Bugün, country-folk'un kalbi Nashville'de atıyor; her yıl tekrarlanan yarışmalar, müzik panayırları, hevesli, yetenekli yeteneksiz birçok müzisyeni buraya çekiyor. Nashville stüdyolarına girmek, plak yapmak, satmak ve şöhret olmak, yıldız adaylarının en büyük düşü. Hepsi Loretta Lynn'in yükselişini kıskançlıkla anıyorlar. Ne ki, herkes 'madencinin kızı' kadar şanslı değil; barlarda ya da salaş otel odalarında, alkol ve uyuşturucuların kıskacında, yaşamlarını tüketenlerin sayısı da hayli kabarık.

Tutucu beyaz, 'pazara sürülen standart, tecimsel country müziğe rağbet ederken, siyasal uyanıklık edinmiş olan kesim, özgürleştirici ezgilere kulak veriyordu. Gerçekten, diğer yönüyle bu müzik, sanayi öncesinin giderek yoksullaşan kesimlerinin, yani, potansiyel işçilerin, arkaik bir protesto biçimi olarak gelişti. Önceleri, sanayi kapitalizminin sultasına karşı direniş türküleriydi bunlar. Güney'in kırlarına kapitalizmin yayılmasıyla pek çok köylü de tarladan çıkarak maden ocaklarına ve fabrikalara girdi; türküler bu kez de, yeni iş mekânlarında söyleniyordu. 1930'larda, sendikal hareketlere ve grev eylemlerine bu türküler de eşlik ediyordu, artık. Kentucy madenciler ve Gastonia dokumacılar grevlerinde müzik, siyasal uyanıklık getirici canlı bir öğe olarak kullanıldı.
Yanlış anlaşılmasın, bu salt grevdeki işçilerin değil, işsizlerin de müziğiydi; Woody Guthrie ve diğer folk şarkıcıları 'hobo' baladları da söylüyorlardı.

Gelişen kapitalizm, toprak yoksullarını fabrikaya çekerken beri yandan, küçümsenmeyecek aylak nüfus da yaratmıştı. Jack London ve Nelson Algren'in öykülerine giren hobo'lara, demiryollarında, istasyonlarda, ıssız nehir kıyılarında ve terk edilmiş kır evlerinde rastlamak mümkündü. Aylaklar, sistem'e karşıt bir konuma itilmişlerdi. Gerçekte aylaklık, radikal folk şarkıcı/ozanlarının da hiç değilse bir süre için, sürdürdükleri bir yaşam tarzı olmuştu. Woody Guthrie, Greenwich Village radikalleriyle dostluk kurduğunda, ardında uzun bir hobo geçmişi vardı.

Woody Guthrie, Sarah Ogen Funning ve madenciler grevinde grev kırıcılar tarafından öldürülen Aunt Mollie Jackson ile birlikte, 1929 bunalımının sol kanat politikalarına yakınlık duyan şarkıcısı olarak anılır. 1912 Oklahoma doğumlu Guthrie, daha ilk gençliğinden başlayarak, 'sistem'e ve onu işletenlere öfke duymaya başlamıştı. Huntington hastalığı sesine ve kalemine engel oluncaya dek, 1932-52 yılları arasında, pek çoğu Amerikan folk geleneğinin ayrılmaz parçalarına dönüşecek olan şarkılar yazıp, söyledi. Kuramcılar ve akademisyenler, bunları, "gerçek folk şarkıları" olarak selamlayacaklardı.

Sıradan bir insan gibi görünmeye özen gösteriyordu Guthrie; ama, onu yakından tanıyanlar, tıpkı bir buzul parçası gibi, gerçek büyüklüğünün yüzeyden bakıldığında fark edilemeyeceğini söylüyorlardı. Geniş bir ilgi alanı olan, gerçek bir aydındı; eline geçen her şeyi okumuştu, İncil, Rabelais, Walt Whitman, radikal sol düşüncenin başlıca yapıtları...

Guthrie, bir bakıma, Steinbeck ve Caldwell gibi romancıların müzikteki yansıması sayılabilir. Steinbeck'in karşıkahramanları, Guthrie'nin baladlarında da umut, sevgi ve öfkelerini açığa vururlar. Gazap Üzümleri'nin tarım emekçileri, Yukarı Mahalle'nin Meksikalıları, Tütün Yolu'nda tasvir edilen sefalet görünümü ve sonra, 1930'ların Amerika'sındaki kentsel yoksulluğun anlatımı Guthrie'nin şarkılarında da vardır.

1950'lerin sonlarında, Woody Guthrie ve Pete Seeger gibi ustaların başını çektiği uyanış ve canlanma pek çok genç sanatçıyı da çekti. Folk ve blues karışımı yeni anlayış, o sıralarda Minneapolis Üniversitesi'ne devam eden Bob Dylan'ı da etkilemişti. Dylan, en iyi ve kalıcı şarkı sözlerini, Guthrie'yi tanıdıktan sonra yazdı.

Bu "sarhoş gemi", 1960'larm hemen başında, New York'a demir attı: "Serserice, başıboş dolaştım. Her şeye bayıldım. Sokaklara, açlığa, beş katlı asansörsüz binalara ve küçük bir odada on kişi uyumalara. New York'un tam orta yerine düşmüştüm."

New York, Dylan için dönüm noktası oldu. Dostları, onu uyurmaya başlamışlardı: Sonuna kadar Guthrie ezgi ve izleklerini sürdüremezdi; 60'ların dünyasında, 1930'ların ve hatta daha öncesinin şarkılarını söylemek anakronizm değilse neydi?

Dylan, bir süre sonra, değişik bir kesime ve yeni izleklere yöneldi. 1962'de yazıp bestelediği "Blowin' in The Wind", kısa sürede, insan hakları eylemcilerinin dillerinden düşmez oldu. Dylan, Hareket'in (Movement) manevi önderleri arasına katılmıştı. Ailen Ginsberg, Dylan'ı, Buda ile eş tutuyordu. Dönemin savunma bakanı Robert McNamara'ya, Vietnam Savaşı'nı sona erdirmesi için yazdığı bir mektupta, Zen soğukkanlılığı edindiğinde savaş denilen aldatmacanın ortadan kalkacağını söylüyor ve şöyle sürdürüyordu: "Simdi Budizmin temel kaynaklarını okumanın ve Dylan'ı dinlemenin zamanıdır. Bunlar, tuzaktan (savaştan) kurtulmayı sağlayacak metinler ve öneriler."

Bir kuşağın ve dönemin duyargacı olmuştu Dylan. İlk mass media ozanı; sesi jukebox'lardan yükselen yalvaç. 1966'da, Blonde On Blonde albümünü, kitabı Tarantıda izledi. Ama 1966 yılı, ölümü de çok yakınlara getirdi. Richard Farina, motosiklet kazasında öldü; Paul Clayton, üç gün üç gece süren bir LSD yolculuğundan sonra, pencereden atlayarak intihar etti. 30 Temmuz (1966) günü, müzik yayını yapan radyolar, dinleyicilerine üzücü bir haberi duyurmak için yayınlarını yarıda kesmek zorunda kaldılar: Bir motosiklet kazası geçiren Dylan, ağır şekilde yaralanmıştı. Söylentiler ortalığı kapladı; bunun aslında bir kaza değil de, Johnson-Pentagon-CIA kompleksinin bir komplosu olduğuna inananlar vardı. Acaba, bu ilahın sonu mu olacaktı?

Bu soru, Dylan hayranlarının uykusuz geceler geçirmelerine neden oldu. Kaza, Dylan'ın ölümüyle sonuçlanmadı; yeni bir yolun başlangıcı oldu, o kadar. Dylan, John Wesley Harding albümünü yaparak kazanın son etkilerinden de kurtuldu. 1968 Ocak ayında Carnegie Hail'de, Woody Guthrie'nin anısına bir konser düzenlenmişti. Jack Elliot, Judy Collins, Pete Seeger ve Arlo Guthrie, çıkıp folk'ın bu büyük ustası için çaldılar, söylediler. Dylan ise, arkasında The Band'ın elektrikli müziği olduğu halde, safkan folk'çuları dehşet içinde bırakan, Presley'vari rockabilly çaldı.

"The Times They A Changin"... Evet, zaman değişmişti, zamanla beraber Dylan da. Jann Wenner'ın, Rolling Stone'da kendisiyle yaptığı söyleşide, Dylan itiraf ediyordu: O zamanlar, dinleyici öyle şeyler duymak istediği için radikal akımlarla flört eden şarkılar yazmıştı. Oysa, Hz. İsa değil, yalnızca bir Elvis Presley olmak
istiyordu, vs...

Geleneksel country-folk esinlerinin açıkça okunduğu Nashville Skyline albümü de tam o sırada çıktı. Dylan'ın "satıldığını" ve rock'ı tecimselleştirmede önemli bir rol üstlendiğini söyleyen eleştirmenler, ateş püskürüyorlardı. Biri, onu Rimbaud'ya benzetiyordu: "Dylan, Afrika'ya çekilip, köle ticareti yapan Rimbaud'dan daha farklı şeyler yapmıyor." Radikal düşüncelerin modası geçtiğinde, Dylan, kolayca metaya tahvil edebileceği şarkılara yönelmişti. Yeraltı basınının, "varlıklı, alkolik, çenesi düşük morukların yuvası" olarak nitelediği Princeton Üniversitesi'nin, 1970 yazında kendisine verdiği doktor unvanını da geri çevirmeyecekti, elbette. Cari Oglesby ise, Dylan'ın, 'psychotic' çağımızın açılarıyla hiçbir ilişkisi kalmadığını yazıyordu.

1960'ların başında, California'da, bir topluluk, Dylan bestelerinin elektrikli enstrümanlar ve rock beat ile çalındığında ne denli etkileyici ve lirik olabileceğini kanıtlamaya çalışıyordu. Her iki yüzünde birer Dylan bestesi yer alan bir de plak çıkarmışlardı. Lillian Roxan, Rock Ansiklopedisi'nde Byrds için, "rock'ın ilk feylezoflarıydılar" diyor. Onlar, aynı zamanda, ilk acid rock'çılardı. Geleneksel Amerikan müziğinin çehresini değiştirdiler. Salt müzik düzeyinde söz almıyorlardı; politik olarak da söyleyecekleri bir şeyler vardı. Ailen Ginsberg ve Timothy Leary, California'nın bu politik ve mistik adamlarını dinlemek için sık sık Village Gate'e düşüyorlardı. Rock'ta doğu ezgilerini ilk deneyenler de onlar oldular; 1966'da yaptıkları "Eight Miles High" adlı parçaların da David Crosby gitar çalıyordu. "Eight Miles High", gerek raga rock'ın ilk örneklerinden biri olması, gerekse acid'e ilk kez göndermeler içermesi bakımından daima anılan kült bir parça oldu.
Byrds'ın, mistik isyancılar olduklarını söyleyebiliriz. Kendilerine dayatılan yaşama biçimine ve egemen kültüre karşı direnişe geçmeye hazırlanan bir gençliğe, düşlerini, düşüncelerini ve imgelerini kapalı bir dil'le aktararak, alımlayıcıları ile aralarında özel bir iletişim sistemi örgütlediler. Bu özel dil, San Francisco topluluklarınca geliştirilecek ve nihayet 1970'lerin başlarında Steely Dan müziğinde (Fagen ve Becker ikilisinin şarkı sözlerinde) en iyi yetkin örneklerini verecektir.

Byrds, bir okul gibiydi; pek çok müzisyen gelip geçti. Ama, topluluğun eksiksiz her albümünde çalan tek kurucu üyesi Roger McGuinn oldu. Hey gidi, 'baba' McGuinn... Bu 'drug guru'nun, bir zamanlar on iki telli elektrik gitarında yakaladığı sesleri bugün bile çok az kişi bulabilir.

Kırılan dostluklar, yeni yön arayışları, 1960'ların sonunda topluluğu iyice sarstı. Müzisyenlerin San Francisco'ya akmaya başladığı tarihte, Byrds, tam tersi bir yol izledi. Aralarında Gram Parsons da olduğu halde, Nashville'e giderek, bir country albümü yaptılar ve Sweetheart Of The Rodeo ile köklere döndüler. Oysa aynı tarihte, Haight-Ashbury'de yeni bir cumhuriyet kuruluyordu. Byrds'ın de öncülerinden olduğu folk-blues bileşimi, egzotik öğeler, güneş ışığı, gökkuşağı ve olağanüstü düşlerle daha zenginleşiyordu.



Halil Turhanlı

Gençlik Ve Toplum - 04 Aralık 1984



Gönderen: bolobolo  [18 Ağustos 2007 11:50:21]
Okunma Sayısı: 1684

 

Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle

Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar

Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri

Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam



Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır.
Copyright © 2007 Anatolianrock.com