Ana Sayfa


















Text Reklamlar:

Yemek Tarifleri
Sağlık Kütüphanesi
Perde



Çamur

> Siyasi İçerikli Erotik Karate Filmi

 Biyografi | Diskografi | Fotoğraflar | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basında | Forum
Siyasi İçerikli Erotik Karate Filmi

Çamur'un, Roll'un Şubat sayısında Derya Bengi ile yaptığı söyleşi


SİYASİ İÇERİKLİ EROTİK KARATE FİLMİ

“Bir aydır boğulduğumuz bu Çamur deryasından kimse kurtarmaya kalkmasın bizi. Bu Çamur başka Çamur: Maşallah boyu posu endamı ( sözü, müziği, düzenlemesi) yerli yerinde, türkülü-rock’lu barlarda senelerce pişmiş, tam tavını bulmuş, Dervişan çapında, Duman çapında “yeni” bir grup. “Bu Aşkın Izdırabını”nın kapağına yazdıkları Hayyam dörtlüğü kadar güzel ve derinler… İki “gönül adamı” adamı Erman ve Bahadır Dikeçligil biraderlerin idare ettiği Kadıköy Müzik Stüdyosu’nda, grubun beyin takımlarından Çağatay ve Murat’ı yakaladık konuşturduk.”

-Albüm hangi sözlerle başlıyorsa, söyleşiye de öyle başlayalım, çünkü aynı şeyi dşünüyoruz: “lan oğlum ezdirmeyin kendinizi. Lan canavar gibi grupsunuz lan.”

-Murat AK: (gülüyor) 2000 yılında, grubun davulcusu Turgay (Çetin), evde kendi kendine konuşup sesini kaydediyormuş. Bizimle dalga geçerken, bu laflarıda etmiş arada.

-Çağatay KADI: Şarkının sonunda da “çıktı çıkacak, eylül-ekim gibi çıkar” derken 2000’in Eylül’ünü kasdediyor. Daha o zaman albüm çıkarmak istiyorduk. Üstelik bir sene gecikmiştik. Tabi o zaman bilmiyorduk altı sene gecikeceğimizi. (gülüyor)

-Altı sene boyunca ezildiniz mi?

-Murat: Direndik. Yenildik, ama ezilmedik. (gülüyor) O dönem İzmit’te çaldığımız yer, bize az para verirdi. Bizden daha iyi para alan Anadolu Expres’in davulcusu İbrahim abi, “lan oğlum ezdirmeyin kendinizi, canavar gibi grupsunuz lan” derdi. Oradan çıkmış bir geyik.

-2000 yılındaki Çamur nasıl bir Çamur’du? Bir albüm çıkarsanız, bu kadar iyi olur muydu?

-Murat: Her zaman istediğimiz müziği yaptık. Ama şu andaki gibi oturmuş bir sound’umuz yoktu. Anadolu tarafımız daha baskındı. Belki biraz Moğollar gibiydik. Gene kendi şarkılarımız vardı, ama türkü cover’ları da yapıyorduk. Bağlama da kullanıyorduk, ben çalıyordum, şimdi artık çalmıyorum... Demomuzda Hacı Taşan’ın “Sürmeli palazım”vardı, “Mahsus mahal” vardı. Pir Sultan’ın sözlerinden bestelediğimiz, Anadolu blues’a kaçan “Ey benim divane gönlüm” vardı... “68”in sound’una bağlı kalarak, Hammond, bas, gitar, davulla yorumluyorduk şarkıları. Erkin Koray, Cem Karaca, Moğollar, Kızılok dinliyorduk zaten.

-Türkü sevgisi bu isimlerden mi geliyor, yoksa orijinellerinden mi?

-Murat: İlkokul 3’te babam bana bağlama aldı. O zaman İstanbul’daydık. Babam memur olduğu için çok yer değiştirdik. Amacı şuydu: “Bizim oğlan büyüyüp bir ortamlara girerse bağlama biliyorum diyebilsin!” Bugün böyle olacağımı bilse, hiç almazdı herhalde. Babam müziği severdi. Ben sekiz-on yaşımdayken Cem Karaca Türkiye’de yasaklıydı, ama “Safinaz” albümü evde dinleniyordu. Ama Orhan Gencebey da dinleniyordu. Sonra anladıkça, gitgide işin özüne indik.

-Bağlamayla ilk ne çaldın?

-Murat: Arif Sağ’ın “İnsan Olmaya Geldim” ini çaldım. Çok uğraştım onunla. Hala da...

-Çağatay: ... hala da çalamıyor.(gülüyor)

-Murat: Hala da hastasıyım. (gülüyor) Beni etkileyen, türkünün sözleriydi. En basit cümlelerle en derin duyguları hissettirme durumu. Nedense biz öyle geliştik. Öyle olmayabilirdi, “gaydırı gubbak Cemilem” de olabilirdik. Ben ozan geleneğine hastayım. Bağlamada “bu aleti öttürürüm” diyebilecek bir adam değilim. Bana sadece eşlik eden bir alet. Şimdi hala gitarla bir-iki yerde müzik yapıyorum, ama gitarist de değilim. Benim işim söz söyleme üzerine.

-Çamur hep Türkçe mi söyledi? Yabancı şarkılar cover’lamadınız mı sahnede?

-Çağatay: Hayır, hiç... Rüyalarını gördüğün dilde şarkı söylemek önemli. Yaşadığımızı ifade edebilmemiz, içselleştirmemiz için türkçe söylememiz lazım.
-Murat: Bu işi çok iyi yapan cover grupları var tabii. Ama bizim bir şarkıdan örnek vereyim: “Bak burda ne var, bir derin yara.” Bu lafı İngilizceye çevirirsen aynı manayı, aynı hissi vermez. İnsanın kalbini sızlatmaz. Türkçe güzel bir dil. Şimdi çaktırma ama, zaten bir tek o dili biliyoruz. (gülüyor)

-Sözlerini anlamasan da, İngilizce bir parçanın içini sızlattığı olmadı mı?

-Murat: Olmaz mı? Orhan Gencebay’ı dinlerken Led Zeppelin’i de dinledik, Neşet Ertaş’ı, Erkin Koray’ı, Nazan Öncel’i dinlerken Pink Floyd’u, Deep Purple’ı da dinledik. Ne bileyim, Led Zeppelin’in “Baby, I’m Gonna Leave You”su beni öldürür yani.

-Senin türkülerle tanışman nasıl oldu?

-Çağatay: Sakarya’nın Karasu ilçesinde büyüdüm. Karadeniz kıyısında, fındık yetiştiren, 20 bin nüfuslu bir ilçe. Elime bir gitar aldım ve düğün orkestralarında çalan insanların içine bir şekilde dahil oldum. Adları Karasu Gelişim Orkestrası’ydı. (gülüyor) O orkestrayla düğünlerden düğünlere gittik. Köy düğünleri bunlar. ‘60’ lardan gelen bir gelenek, bütün köy düğünlerinde gitar, bas, davul çalınırdı, bir şekilde kendilerini böyle sevdirmişlerdi. Karasu, nüfus itibariyle Lazdır. Millete üç-ayak oynattıracaksın, Hemşin oynattıracaksın. O yüzden 7/8’lik ritmler kullanılır. Hakikaten o aletlerle o ritmi nasıl kavradıklarını aklım almıyor. Gitarist Neşet abi gibi gitar çalan birini bir daha hiç duymadım. Onların yanında çok şey öğrendim... Ben geç başladım, 18 yaşında gitar aldım elime. Ama enteresan müzikler dinliyordum. Üstünde hiçbir şey yazmayan bir kaseti aylarca dinledim, iki sene sonra öğrendim ki Deep Purple’mış. (gülüyor) ‘80’lerin sonrasına dinleyici olarak pek geçemedik galiba.

-Murat: Çağatay’la 20 yaşımızda, Sakarya’da bir dernekte gitar ve bağlamayla “Tamirci Çırağı” nı çaldığımızda, millet ‘bu ne yaa’ demişti. Bayılmışlardı, sanki yepyeni birşey çalıyormuşuz gibi muamele etmişlerdi bize. Eminim o toplulukta Nirvana’yı bilenler vardı, ama “Tamirci Çırağı”nı bilmiyorlardı. Öyle bir dönemdi. İstanbul’da bu böyle olmayabilir, ama İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in dışına çıktığında iş çok değişiyordu.

-Çağatay: Mesela İzmit daha işçi kentidir, ama Adapazarı, Sakarya kapalıdır, muhafazakardır. Orada büyümenin dezavantajlarını ve avantajlarını yaşadık. İzmit’e ve İstanbul’a yakınlığını kullandık. Müziğimizi İzmit’te devam ettirdik, Adapazarı’nda kalmadık, çünkü zaten çalacak yer yoktu. Murat’la birlikte bir seneliğine Ankara’ya gittik, orada Kızılay’da bir takım barlarda çaldık. İzmit Eğlence Fuar’ında senelerce çaldık.

-İkiniz nasıl tanıştınız?

-Murat: Bir gece bir öğrenci ortamı, bir meclis vardı. Bir rakı sofrası durumu. Denk geldi, orada tanıştık. Ben bağlamayla gitmiştim, masada gitar da vardı. Millet uyudu, biz ikimiz sabaha kadar beraber çaldık. O gün bugündür çalıyoruz.

-Biz de zaten “ne güzel bir rakı masası müziği” diye düşündük albümü dinleyince.

-Murat: Rock’n rakı. (gülüyor) Bizi dinleyen biri, hem de rock dinleyicisidir, “yıllardır hem rakı içip hem rock dinleyebileceğim bir müzik arıyordum, buldum abi” dedi.

-Duman uymuyor muymuş ona?

-Murat: Bilmem. Ama bana uyuyor. Mesela “Manası yoktur bu alemin” acayip hoşuma gidiyor rakı içerken.

-Dinleyici olarak ‘80’lerin sonrasına geçemediğinizi söylediniz, ama yaptığınız müzik öyle demiyor, pekala 2006’nın müziği.

-Çağatay: Dinlediklerimizle belki geçemedik ama, burada, bugünde yaşıyoruz.

-Murat: Bizi bugün yaşadığımız dünya, şehir, mahalle ve sokak bağlıyor. ‘60’lara ve ‘70’lere imrensekte,bugünü anlatıyoruz. ’80 sonrası, Özal sonrası ekilmiş, biçilmiş bir gençliğiz. Anlattıklarımız kendi bulunduğumuz çevrenin, bugünün olaylarıdır. Gerçi pek olay anlatmıyoruz ama. (gülüyor)

-Bütün albüm aşk üzerine şarkılardan oluşuyor.

-Çağatay: Hemen hemen öyle. Belki alt metinlerden başka şeyler çıkartabilirsiniz, ama direkt baktığınızda aşk teması işliyoruz. Çünkü bütün insanların ortak buluştuğu nokta aşk.

-Murat: Bu durumdan yola çıkıp lafı yine aşka bağlıyoruz. “Dize geldim anladım ki bu alem budur” diye başlıyoruz, sonra “bana yine gül yüzünle gel” diyoruz. Ama mesela “Derviş” bambaşka. Orada aşka değil, kendi içimize dönüyoruz.

-Ne anlatıyor “Derviş” ?:

-Murat: Bir tür serbest çağrışım o şarkı. Bir adamın bir dervişle sohbeti. Derviş, çile çekerek de olsa, derdini hallediyor. Şarkıdaki adam “sen herşeyini göklere havale etmişsin, peki ben ne yapacağım” demeye getiriyor.

-Yani “hadi gene iyisin” mi diyor dervişe?

-Murat: Bir bakıma “sen çözmüşsün, ama ben beceremiyorum” diyor: “Göklere saldım almaz / Toprağa sundum sığmaz / Nedir benim bu derdim...”

-İlk şarkının adı niye “Hara” ? Bizim bildiğimiz hara , at yetiştirilen yer.

-Murat: “Hiphop altyapılı rock arabesk”in başharflerinden koyduk şarkının ismini. O sırada Roxy’nin yarışmasına göndermemiz gerekiyordu şarkıyı. Ulan adını ne yazalım derken, bunu bulduk. Zaten şarkıda da kendi kendimizle bir dalga geçme var. Bir aralar Ömür’le ( Kılıçaslan ) geyik yapardık, bir film yapacağız, siyasi içerikli erotik karate filmi olacak diye. (gülüyor) Şarkı da onun gibi birşey oldu.

-“Halim Öyle” şarkısında Devil’s Anvil grubuna teşekkür ediyorsunuz, çünkü Devil’s Anvil’in efsanevi albümlerinden (“Hard-rock from Middle East”, 1967) aldığınız bir parça bu. Aynı albümden, kaynak göstermeden Erkin Koray’da “İlla ki” ve “Deli Kadın”ı almıştı. Nasıl keşfettiniz bu “kayıp” albümü?

-Çağatay: Evet, anonim bir Ortadoğu ezgisi bu parça. Zaten Devil’s Anvil’in albümündeki bütün parçalar anonim. Bahadır abi buldu albümü bize. “Selim Alai” parçasını dinledik ve acayip ısındık. Türkçe sözler yazıp konserde çaldığımızda çok hoşumuza gitti ve albüme son anda dahil ettik... Erkin Koray’ın o şarkıları arakladığını sanmıyorum ben. O zamanki müzik endüstrisinin hatasıdır. Kaset kapaklarında hiçbir şey yazmıyorlardı ki. Ben Erkin Koray’ın “bu parçalar benimdir” dediğini hiç duymadım. Ama “benim değil” dediğini de duymadım. Pek renk vermediği doğru.

-“Lingo Lingo Şişeler”in rock yorumu da var Devil’s Anvil’in albümünde.

-Çağatay: Gerçekten mükemmel bir albüm. Tam o dönemde Arap-İsrail savaşı başlıyor, albüm radyolarda çalınmadığı için unutulup gidiyor. Basçı Felix Pappalardi o albümden sonra bir ton iş yapmış. Cream’le çalışmış. Mountain grubunu kurmuş.

-Siz buralısınız, Erkin Koray buralı. Dolayısıyla Ortadoğu müziğinin tam göbeğinde yaşıyorsunuz. Erkin Koray’ın ‘80’lerde, sizin de 2006’da o albüme baş vurmanız biraz tuhaf değil mi? Kulağı tersten göstermek gibi olmuyor mu?

-Murat: Önemli olan Felix Pappalardi filan değil, o anonim Ortadoğu ezgisiydi bizim için.

-Anonim bir ortadoğu ezgisini 1967’de Amerika’da kaydedilmiş bir plaktan keşfetmek, İstanbullu bir grup için biraz tuhaf değil mi?

-Çağatay: Evet, bu gerçeğin ortasındayız. Komşu kültürü tanımıyoruz. Komşuluğu bırak, zaten bizim ülkemizde de o kültürün yaşayanları var. Ama kendi ülkemizdeki bir kültürden etkilendiğimi zaman, dinleyici bunun hesabını sorabiliyor bizden. Tırnak içinde “arabesk” buluyorlar bizi.

-Murat: Erkan Oğur’un bir lafıdır: “gün gelecek, Türk müziğini yurtdışından ithal etmek zorunda kalacağız.” Bu da onun gibi birşey. Maalesef bu şarkıyı ancak Amerikalı bir gruptan duyuyoruz. Doğunun içinde bulunduğu durum bu. Şimdi Türk sanat müziği deyince herkesin aklına Muazzez Ersoy gibi alakasız isimler gelmiyor mu? Belki de İsmail Dede Efendi’yi yakında İspanyol bir gruptan dinleyip keşfedeceğiz maalesef.

-Çağatay: Müzik ve kültür açısından öyle bir kompleks oluşmuş ki arabek, yani “Araplara özgü” tabiri, ülkemizde aşağılama ifadesi olarak kullanılıyor. İki şeyi birbirinden ayırmak lazım: Bir tarafta Ortadoğu’dan müzikal yapıları çokseslendirip Türkçe sözlü çalmak var, diğer tarafta kaderci bir bakış açısıyla dünyaya bakmak, herşeyden şikayetçi olup hiçbir çözüm getirmeyi istememek var.

Murat: Bize “arabesk misiniz” diye sorulduğu zaman “hayır, değiliz” diyemiyoruz. Çünkü bu sefer de öyle bir rahatsızlığımızın olduğu sanılacak. Bu iki anlamın üzerine düşünürsek, ilk anlamından rahatsız değiliz. Ama bu tanım bizi tamamen anlatmaz, eksik bir tanımdır. İkinci anlamıyla ise hiçbir alakamız yok. Biz hayata öyle bakan insanlar değiliz.

-Sevdiğiniz arabeskçiler kimler?

-Murat: Şahsen tek sevdiğim Orhan Gencebay. Ayrıca Müslüm Gürses’in vokaline hayranımdır.

-Çağatay: Gitarist Kurtuluş çok severek dinlediğim biri eskiden beri. Çünkü “Duydum evleniyormuşsun sevgilim, söyle düğününe davetli miyim...” şarkısı ben küçücükken köy düğünlerinde hep çalardı. (gülüyor)

-Şarkı sözlerinizde bile kaderden bahsederken, kaderciliği nasıl böyle toptan reddebiliyorsunuz?

-Murat: Ben bu soruya Orhan Gencebay’ın bir cevabıyla cevap vereyim: “Evrende sonsuz ihtimal vardır, o ihtimallerden herbiri kaderdir.”

-Çağatay: Toplumla ilgili sorunlarımız, şikayetlerimiz var. Bunları kabullenmek gibi bir duruşumuz yok. “N’apalım, bu böyle” demeyiz. Belki çözemeyiz, ama kabullenmemek için de direniriz.

-Murat: Bizim için hayat, düşmek ve geri kalkmaktır. Tamam, düşersin, dizlerinin üstüne oturursun, ama geri kalkman lazım...

-Şarkıların temelinde arabeskteki gibi umutsuz, ulaşılamayan aşklar var, ama bu klişeyi rock’la kırıyorsunuz. Müziğin ve vokalin hırçınlığı bir denge sağlıyor.

-Murat: Sözlerdeki mutsuzluğu ve düşüp geri doğrulmayı, müzikteki sert yapi bütünlüyor. “Hatun gitti, n’apacağım ben bu hatunsuz” değil de, “hay ben böyle işin...” diye kuyruğu dik tutma kuyruğu var. Hayatın her alanında böyleyiz, başka çaremiz yok.

-Zaten albüm isminin kastettiği de “Sikerim bu aşkın ızdırabını” değil mi?

-Murat: Aynen öyle. (gülüyor)

-Darbukalar ve yaylılar kullanarak da rock klişelerini kırıyorsunuz.

-Çağatay: Üç perküsyoncu zaten grubun elemanları, ama yaylılarda Şenyaylar’ı konuk olarak albüme davet ettik. Beş kişilik bir yaylı grubunu daha alırsak çıkacak sahne bulamayız.

-Murat: Buena Vista Social Club’a döneriz. (gülüyor)

-Çamur ismi nereden geliyor?

-Çağatay: Çok çocukça: Çağatay ve Murat’ın ilk hecelerinin birleşmesi sonucu çıkmış bir isim. Tanıştıktan bir hafta sonra Anakara’ya otobüsle çalmaya giderken, heyecanla koyduk bu ismi. Ama sonra ilginç bir şekilde içi doldu, kendi anlamını buldu.

-Murat: Hüseyin’le Mehmet olsaydık Hüsmeh diye bir isim koymazdık zaten. Çamur kirliliktir, ama bok değildir. Dünyanın idrakindeyiz. İsmimiz de bir nevi itiraftır. Dünyadan üstümüze düşen bir kirlilik var ve onu ifade ediyoruz. Herkes kadar kirliyiz.

-Türkü çalan bir gruba Çamur ismini koymanızı yadırgayanlar oldu mu?

-Çağatay: Evet, insanlar daha sert bir şeyler bekliyorlardı. Hiphop, punk, daha rock, daha sert... İlk çıktığımızda iki kişiydik, bağlama ve gitar. Sonra beşli olunca daha sertleştik.

-Sadece kirliliği değil, toprağı da akla getiriyor, hatta Woodstock Çamuruna kadar yolu var...

-Murat: Toprağa yağmur yağar, Çamur olur. Bu bir şenlik havası aynı zamanda...Bu ismi seven çok az kişi oldu hayatımızda. İlk seven, yapımcımız Erman (Dikeçligil) abidir.

-Basın bülteninizde “bi’ başka rock” yazıyor. Çamur’un başkalığı nereden geliyor sizce?

-Çağatay: Son zamanlarda Doğu motifleri çok kullanılıyor. Türk rock gruplarında. Bizim şöyle bir bakış farkımız var: Biz Doğu’dan Batı’ya baktığımızı düşüyoruz. Diğer arkadaşlar Batı’dan Doğu’ya bakıyor, önce Batı’yı referans alıyorlar.

-Murat: Bizim başlangıcımız bağlama-gitar, bundan dolayı çok mutluyuz. Ama herkes aynı mahallede doğmuyor.

-Çağatay: Ben distortion pedalı aldığımda gitarım iki senelikti. Elektro bile çalsam clean’le bağlamaya eşlik ediyordum. Genelde “ben rock yapacağım, o zaman bir distortion gitar bulayım” diye düşünülür ve İngiliz-Amerikan rock gruplarının cover’larıyla başlanır. Biz tam tersi bir yoldan geçtik... Rock müziğinin şöyle bir güzelliği var: Müzikal olarak ifade edilmez, caz veya klasik gibi bir formülasyonu yapılmaz. Klasik müziğin, cazın armonik yapısı bellidir, ama rock öncelikle felsefik olarak tanımlanır. İlla distortion gitarımız olması gerekmiyordu, biz hep kendimizi rock’çu olarak gördük zaten.

Murat: O yüzden de çaldığımız yerlerden hemen atılırdık, hiçbir yerde tutunamadık. (gülüyor) Genellikle asma davulla halay çekilen türkü barlarda çalardık, burnumuzun dikine kendi istediğimiz parçaları söylerdik, genelde bizi cumartesi-pazar gündüz programına verirlerdi. (gülüyor) Tam ortada bir yerde duruyorduk. O taraftan entel muamelesi görürdük. Rock camiasına girdiğimizde bu sefer “türkücüler geldi”diye karşılanırdık.

-Çağatay: Almancılar gibi. Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancı. (gülüyor)

-Çamur ismiyle türkü barlarda mı çaldınız?

-Murat: Senelerce...Geçenlerde yolum düştü öyle bir bara. Yedi sene önce orada birkaç ay müzik yapmıştık. Zaten bizi pek sallamamışlardı. Barın sahibi artık bizi unutmuştur diye tahmin ediyordum. Beni yanına çağırdı, arkadaşlarına anlatmaya başladı: “Bunlar burada çalıp söylerlerdi, pantolonları dize kadar Çamur içindeydi, zaten bunların ismide Çamur’du, hah ha ha ha...”(gülüyor) Hiç düşünmemiştim, adam iki Çamuru kafasında birleştirmiş. Harbiden de o zaman Çeliktepe’de oturuyoruz, mahalle berbat, üstümüz başımız Çamur içinde.

-Benim işim “söz söyleme” dedin. Kendini ozan geleneğinin içinde görüyor musun?

Murat: Öyle oldum diyemem, ama olmak istiyorum. Ben şiir de yazıyorum. Ama şiirle şarkı sözünü ayırırım. Neşet Ertaş’tan çok etkileniyorum: En basit ifadeleri kullanarak, bana en büyük duyguları yaşatan insandır.

-Neşet Ertaş’la 39. sayımızda yaptığımız söyleşide, bir soru sormuştuk. “Ben çok kelime bilmem. Bilmem çok anlar mısınız?” diye başladı anlatmaya.

-Çağatay: İşte budur Neşet Ertaş. Konserlerde bazen 5-6 parça çalıp “azımı çoğa sayın” der, gidermiş. Bu da onun gibi.

-Murat: Bu arada dün gece onu rüyamda gördüm: Mutasyon Bar’daymışız, Neşet Ertaş çalıp söylüyor, Çağatay’da ona gitarla eşlik ediyor, nasıl oluyorsa. Ben de tam o anda bara giriyorum, allah diyorum, olaya bak! Ben onu hiç canlı seyredemedim, ilk kez rüyamda canlı gördüm...(gülüyor) Neşet Ertaş kendinin idrakinde değil, bu çok güzel bir şey. Çünkü öyle bir derdi yok... Bir gün onu TRT’de izledim, bir programda konuktu. Tam TRT ekolü bir hatun, “efendim siz, Anadolu’dan, ırmaklardan, çöllerden, sellerden, uçan kuşlardan...” diye başlayıp on dakika anlattı. Neşet Ertaş o kadar lafın altında herhalde ezildi ki, sustu, bir şey demedi. Adamı bağlamıyor bunlar. “Ne mutlu, çocuklarımı okutabildim diyor.” diyor. Adamın derdi bu. Hala düğünlerde çalan, “ayağınızın türabı olayım” diyen bir adam. “Kesik çayır biçilir mi” diye bir türküsü vardır. Dert anlatan bir türküdür. İnsanlar da bu türkü çalınca kalkıp oynamaya başlar. Ama o durdurur. “Şimdi oturun, ben sizi biraz sonra oynatacağım” der, o türküyü kendi kendine söyle: “Aman desinler desinler, şeker yesinler / Şu kız şu oğlana yanmış desinler / Ağam ben yandım, ellerin memleketinde aldandım kaldım.” İçinde şeker meker geçtiği için millet oynamaya başlıyor tabii. Ama o durduruyor. Bu tavır acayip hoşuma gidiyor... Artık köylere bile kutu-kola girdi. Bence artık bu geleneğin arkası gelmeyecek. Televizyonda aşık atışmalarına denk geliyorum, o zevki alamıyorum. Mahzuni, Davut Sulari, Aşık Daimi beni sarsar. Hepsi derdini çok iyi anlatır ama Neşet Ertaş aynı zamanda beni o denize sokar, yüzdürür.

-Vokal tekniğin hakkında neler söylersin?

-Murat: Özel bir teknik çalışmadım. Evde Orhan Gencebay, Cem Karaca dinledik, daha sonra büyüdük, Zülfü dinledik, Ahmet Kaya dinledik. Led Zeppelin, Deep Purple derken, herhalde bütün bunlar harmanlandığında ortaya kendiliğinden bu vokal çıktı.

-Ahmet Kaya söyler miydin barda?

-Murat: Tabii, çok severek çaldığımız şarkılarımız oldu. “Kendine İyi Bak”, “Sevgi Duvarı”, “Mahur...”

-Kaan Tangöze gibi Eren Kazım Akay gibi “dayı” bir vokalin var.

-Murat: Eren Kazım’ı da çok seviyorum. “Turkuaz Patlıcan” hala en çok sevdiğim albümlerden... Günlük hayatta nasıl konuşuyorsam öyle söylüyorum şarkıları. Başkalarının şarkılarını da öyle söylerim. Zaten sahnede genelde gözlerim yumuktur. Söyler giderim...

-Fikret Kızılok’u da mı mesela böyle söylersin?

-Murat: Evet, onunki gibi olsun diye uğraşmam. Daha sert söylerim galiba.

-Çağatay: Fikret Kızılok belki naif söyler, ama Murat’ın naifleşmesi çok zordur (gülüyor)

-Murat: Taner Öngür beni Roxy’de çok utandırdı: “Hem Müslüm gibi söylüyorsun hem rock yapıyorsun, bunu nasıl yapıyorsun” dedi... Moğollar’ın konserde ilk parçaları “Ağrı Dağı Efsanesi”dir, biz de barda her programı o parçayla açardık.

-Çağatay: Yıllar sonra kader bizi Taner abiyle birleştirdi. 2004’te Roxy döneminde tanıştık ve olayımızı anladı, manevi desteği çok oldu.

-Politik şarkılar yazmayı düşündünüz mü hiç?

-Çağatay: Hayır, düşncelerimiz ve sözlerimiz arasında bir ayrım yapıyoruz galiba

-Murat: En sevdiğim rock gruplarından biri Bulutsuzluk Özlemi’dir. Dinledikçe uçarım. Ama biz bunu beceremeyiz. Günün birinde bir dünya sorunundan bahseden bir şarkı yazabiliriz, ama “Savaşa hayır” diye bir şarkı yapmayız, çünkü bunu söylemeye lüzum hissetmeyiz. Bunu zaten bakkal da söylemeli. Bir şarkıda “Bush ölsün” demek istemiyorum, çünkü ölsün zaten. Pezevengin biri ve yaşaması gerekmez. Olayların idrakindeyiz. Memlekette ve dünyada neler döndüğünün farkındayız. Son bir haftadır Mehmet Ali Ağca’nın nasıl star yapıldığının, 10 yaşında bir çocuğun “ben de onun gibi olacağım” diye düşündürüldüğünün farkındayız. Ama Ağca için bir şarkı yapmayacağız. Eğer acayip bir durumu, çok acayip şekilde şarkılarla anlatabileceksek bunda kaçınmayız tabii. “The Wall” gibi.

-Albümünüzde bağlama yok, peki elektro bağlama düşünmediniz mi?

-Çağatay: Bağlama yok, ama Çağlama var. Ömür çalıyor. Tasarımını Çağlayan Örge ile birlikte yaptığı bir alet. Perde sisteminde koma sesleri kullanılıyor bağlama gibi. Sert tınısıyla gitarı hatırlatıyor ama gitarda olmayan seslere sahip. Albümde dört şarkıda, “Halim Öyle”de, “Hara”da, “Bu Aşkın Izdırabını”nda ve “Yara”da var.

-Ama bir pavyon bağlaması da yakışırmış.

-Murat: Pavyon mu kaldı? Türkan Şoray filmlerindeki pavyonlar nerde şimdi?

-Türk filmlerine meraklı mısın?

-Murat: Evet, siyah-beyazlara...”Ah Güzel İstanbul” izlediğim en mükemmel yerli filmdir, elli kere filan izlemişimdir

Roll Dergisi - 15 Şubat 2006



Gönderen: befree  [12 Mart 2007 14:46:27]
Okunma Sayısı: 1152

 

Forum | Aktif Üyeler | Sohbet | Mesaj Merkezi | Müzik Dinle | Müzik Listelerim | Video İzle

Yerli Gruplar | Yabancı Gruplar | Amatör Gruplar | Demolar

Biyografiler | Diskografiler | Sanatçı Fotoğrafları | Şarkı Sözleri | Akorlar ve Tablar | Basın Bilgileri

Üyelik | Ayarlar | Üye Ara | İletişim | Reklam



Site içerisindeki materyallerin kaynak gösterilmeden kopyalanması ve yayınlanması yasaktır.
Copyright © 2007 Anatolianrock.com